Atatürk milliyetçiliği yurtta ve dünyada barıştır

12.02.2020 10:00

BUGÜNKÜ CHP’NİN UNUTTUĞU ATATÜRK VE CUMHURİYET İLKELERİ (3)

Atatürk milliyetçiliği, herhangi bir millet düşmanlığına dayanmamaktadır. Atatürk milliyetçiliğinde en başta milletlere saygı duyulduğu kadar, milletimizin itibarını saydırmakta son derece önemlidir. Yurtta ve dünyada barışı öngörür. Bu sebeple, her türlü emperyalizme ve sömürgeciliğe karşıdır. Bağımsızlığı savunur, özde ve amaçta insan ve millet onuruna dayanır ve milli bağımsızlık hareketlerine yol gösterir.

MİLLİYETÇİLİK Millet; en gelişmiş toplum düzeni olarak, insanlık ailesi içerisinde, tarihi aşamalardan geçerek oluşmuş gerçek bir düzeni ifade eder. Bu anlamda, milletin çeşitli tanımları yapılmaktadır. Millet; her şeyden önce, ortak bağları olan, herhangi bir esas etrafında toplanmış insan topluluğudur. Etrafında toplanılan bu esas, insan topluluklarının özelliklerine göre, değişiklik arz edebilir. Örneğin, bu Fransa’da kültür, Almanya’da ırk, Araplarda dil, ABD’de tabiiyet mefhumlarından ibaret olabilir. İnsan topluluklarının millet olabilmesi için, bu bağlardan en az birisinin etrafında toplanması gerekir. Bu anlamda klasik tanımıyla millet; aralarında tarih, dil, soy, kültür, din ve ülkü birliği olan insan topluluğudur.

Milliyetçilik insanlığın bir ulus devletler dünyası içinde örgütlenmesini kabul eden bir öğretidir. Bu anlamda millet, gerçeğinden hareket eden bir fikir akımı ve çağımızın en geçerli sosyal politika prensiplerinden birisi olarak, bir millete mensup kişilerin mensup olduğu millete karşı duymuş olduğu bağlılık duygusu ya da millet duygusunun esasını teşkil eden bir mefhumdur. Dolayısıyla, milliyetçilik, millet ile milleti oluşturan unsurlara veya değerlere olan bağlılığı da ifade eder. Buradaki bağlılık duygusu sadece geçmişe değil, aynı zamanda geleceğe de yöneliktir. Milliyetçilik, bir sosyal politika prensibi veya fikir akımı olarak, millet realitesinden hareket eder ve millî menfaati temin gayesi ile bir ülkü etrafında toplanmayı ifade eder. Milliyetçilik, ideal ve kader birliğinin yönlerini belirten bir prensiptir ve toplumu yüceltme amacını gösterir. Mustafa Kemal Atatürk ise, milletin tanımını; dil, kültür ve mefkûre birliği ile birbirine bağlı vatandaşların teşkil ettiği bir siyasi ve içtimai heyet olarak yapmaktadır.

Milliyetçiliğin tarihçesine baktığımızda, bu akımın ortaya çıkmasına sebep olan gelişmelerin, Batı Avrupa’nın toplumsal ve siyasi hayatında saklı olduğunu görürüz. Millet toplum hayatında ulaşılan en son merhaledir. İlkçağ dönemlerinde siteler medeniyeti olduğu gibi, içinde bulunduğumuz çağda da, bir milletler medeniyeti vardır. Millet modern medeniyetin temeli olan şuurlu bir topluluktur. Medeni olmak ise ancak kuvvetli bir millet olmakla mümkündür. Özelikle Avrupa’da feodal sistemin yıkılmasından sonra kurulan milli devletler, milliyetçilik fikrinin oluşmasında büyük etki yapmışlardır.

Ancak, bu fikrin bugün anladığımız manada ortaya çıkıp, yayılması 1789 Fransız İhtilali’nden sonradır. İhtilal sonrasında milli egemenlik ilkesi benimsenmek suretiyle, milli bilinçte aynı doğrultuda güçlendirilmiştir. “İnsan ve Vatandaş Hakları Beyannamesi”nin yayınlanması başta Amerika’da, Batı Avrupa’da 19. yüzyılda liberal bir demokrasinin kurulması ile paralel gerçekleşmiştir. Ayrıca ekonomik faaliyetlerin artması sonucu, devletin milli ekonomiyi muhafazası için ekonomiye müdahalesi milli ekonomi anlayışını ortaya çıkarmıştır. Ancak, 19. yüzyıl sonrasında milliyetçilik, olumsuz bir gelişme göstererek, totaliter bir niteliğe büründürülmüş ve devlet elinde bir araç olarak kullanılmıştır.

EN ETKİN GÜÇ

Bu gelişmelerin aksine, Türk milliyetçiliğinin kültürel temelleri dil, tarih ve edebiyat sahasındaki çalışmalarda atılmıştır. Bu sayede, milliyetçilik fikri de, II. Meşrutiyet’in getirdiği hürriyet ortamından faydalanarak daha hızlı yayılmaya ve teşkilatlanmaya başlamıştır. Bu nedenle Türk milliyetçiliğinin teşkilatlanması II. Meşrutiyet dönemi sonrası olmuştur denilebilir. II. Meşrutiyet döneminin Türkçülerinin fikir ve düşünceleri, Osmanlı Devleti içinde en etkin güç olmaya devam ederken, devlet, patlak veren I. Dünya Savaşı’nın getirdiği uzun ve yorucu süreçle karşı karşıya kalmıştır. Bu sırada, I. Dünya Savaşı sonrası gelişmeler, soy ve dil birliği esaslarına dayanan insan toplulukları manasına gelen millet anlayışına yeni bir yön vererek, yerini kültür ve ülkü birliğine dayanan insan toplulukları anlayışı çizgisine bırakmıştır. Dünya savaşı sonunda, mukavemet düşüncesinden hareketle yeni bir mücadele ile Türk milleti üzerinde milliyetçilik fikri 1919-1922 yılları arasında her yönden etkin olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde, kurtuluşun milli gayelere yönelmekle ve milli tarih şuurunu idrak etmekle elde edileceği düşüncesine varılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün 21-22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi’nde de “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” şeklindeki bildirisi, Millî İstiklâl Mücadelesi’nin esas prensibini teşkil etmiştir. Bu prensip, milletin her ferdini, cins ve sınıf farkı olmaksızın, müşterek bir vazife ve mesuliyete davet ediyordu. “Hâkimiyet bilâkaydüşart milletindir” sözü haksızlığa karşı bir isyan parolasıdır. İstiklâl Mücadelesi, millî bir mücadeledir, milletin haksızlığa ve esarete karşı mücadelesidir. Millî birlik ve beraberlik içinde, toplum şuurunun uyanması ile milletçe hazırlanmış ve başarılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün deyimi ile “Millî Mücade’leyi yapan doğrudan doğruya milletin kendisidir; milletin evlâtlarıdır. Millî mücadelede şahsî hırs değil millî izzeti nefs saiki hakiki olmuştur”

Erzurum Kongresi günlerinde General Harbord’un “ya başaramazsanız sorusuna Mustafa Kemal Atatürk’ün verdiği cevap; “Bir millet inandığı bir dava uğrunda topyekûn harekete geçerse, başaramamak endişesi varid (söz konusu) olamaz.” Atatürk’ün millet ve milliyet konusundaki yüksek olarak nitelendirebileceğimiz saygısının işaretidir. Anlaşılacağı üzere, Türk milletinin varoluşundan beri ruhunda taşıdığı ideal birliği, Anadolu halkını birbirine yaklaştırarak kader birliği hissiyatını ortaya çıkarmıştır. Türk milletinin tarih boyunca güçlü devletler kurabilmesi kabiliyetinin ardında bu yüksek ruh, kabiliyet ve ortak ideallere dayanan mücadele azmi etkili olmuştur.

Mustafa Kemal Atatürk, “Vatandaş İçin Medeni Bilgiler” adlı kitabında millet kavramını şu şekilde tanımlamıştır: Zengin anılar kalıtına sahip bulunan, birlikte yaşamak konusunda ortak arzu ve uygun görmede samimi olan, sahip olunan mirasın korunmasına devam hususunda iradeleri ortak olan insanların birleşmesinden meydana gelen topluluktur. Bu tanımlamadan hareketle, milletin ortaya çıkışında; soy birliği, dil birliği ve inanç gibi objektif faktörlerin yanında kültür ve ideal birliği gibi subjektif unsurlar da etkindir.

Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin oluşmasında etken olan doğal ve tarihsel olguları ise şöyle sıralamıştır:

a. Siyasal varlıkta birlik
b. Dil birliği
c. Yurt birliği
d. Köken birliği
e. Tarihi ve ahlaki yakınlık.

Bu unsurlar dikkate alındığında, Mustafa Kemal Atatürk’ün burada millet kavramını oluşturan unsurları değerlendirirken kültürel ve duygusal bir milletçiliği tek bir öğeye indirgememiş ve bu olguları esas aldığı düşünülmelidir. Nitekim bu konudaki anlayışının “Ne mutlu Türk’üm diyene!” vecizesinde açık şekilde belirtildiği, zaten hayatın hiçbir döneminde ırkçılığı tasvip etmediği, buna uygun ve bizi doğrulacak pek çok sözü olduğunu hatırlatmak gerekmektedir. Bu düşüncenin ortaya çıkmasında ve gelişiminde özellikle Türk milletinin millet anlayışına uygun gelişmelerin milli bünyenin gerekli kıldığı unsurlar bakımından, sınırları belirli toprak parçası olan vatan, dil, kültür ve ideal birliği fevkalade önem arz etmektedir.

ORTAK AMAÇLARA HİZMET

Tanımda da dikkat edileceği üzere, milliyetçilik, her şeyden önce milletin ortak amaçlarına hitap eden bir anlayışı temsil eder. Milli devletin kurulup gelişmesini sağlamak da temel fonksiyonlarından birisidir. Mustafa Kemal Atatürk, milliyetçiliğin kaynağını ve dayanağını en başta Anadolu’da ve tarihin derinliklerinde aramıştır. Ayrıca bu akım, milletlerin bağımsızlığını öngörmenin yanında, iç ve dış politikalarına yön vererek; milli politika, milli menfaatler, eşitlik ve milli ekonomi gibi kavramların ortaya çıkmasını ve gelişmesini sağlar.

Mustafa Kemal Atatürk’ün; “Bizim milliyetçiliğimiz, medenî insanlık içinde onun esaslı bir unsuru olarak, insanlığın yücelip yükselmesine ve bütün dünyayı mutluluk ve refah içinde yaşatmaya yönelmiş bir milliyetçiliktir.” sözleriyle de ifade ettiği gibi, Atatürk milliyetçiliği, herhangi bir millet düşmanlığına dayanmamaktadır. Atatürk milliyetçiliğinde en başta milletlere saygı duyulduğu kadar, milletimizin itibarını saydırmakta son derece önemlidir. Yurtta ve dünyada barışı öngörür. Bu sebeple, her türlü emperyalizme ve sömürgeciliğe karşıdır. Bağımsızlığı savunur, özde ve amaçta insan ve millet onuruna dayanır ve milli bağımsızlık hareketlerine yol gösterir. Bu anlamda, başka devletlerin bağımsızlığına saygılıdır ve yayılmacı değildir. Misak-ı Milli dahilinde bulunan Hatay’ın Fransızlardan geri alınmasına yönelik gösterilmiş olan azim ve ısrar, Lozan’da Musul’un kurtarılmasına yönelik izlenen metanet Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik anlayışındaki yüksek ruhun en açık ifadesidir.

Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı hürriyete ve insan şahsiyetine değer verir ve eşitlik fikrine dayanır. Bölücülüğü ve ayırıcılığı reddederek, toparlayıcı, birleştirici ve bütünleştirici bir nitelik taşır. Ayrıca, milliyetçiliği reddeden akımlar ile sınıf kavgasına karşı ve laik, insancıl, barışçı olmak gibi özeliklere sahiptir. Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı ilericidir. Çağın gerçeklerine uygun olarak, akıl ve bilimin doğrularına dayanır. Bu çerçevede, Türk milletinin dünya medeniyetine bilimsel açıdan hizmetini öngörür.

HALKÇILIK

Milliyetçiliğin tabii sonucu olan halkçılık ilkesi, cumhuriyetimizin temel öğelerinden biri olma özelliği ile Mustafa Kemal Atatürk dönemindeki sosyo-ekonomik ve siyasal gelişmeleri anlamamıza yardımcı olacak en önemli etkendir. Mustafa Kemal Atatürk’ün ve onun yakın çevresinin, çok partili demokrasiden ekonomik kalkınmaya, siyasî rejim sorunundan çalışma hayatına kadar birçok soruna, bu halkçılık felsefesi çerçevesinde baktıkları bilinmektedir. Ancak her şeyden önce halkçılıktan ne anlamamız gerektiğini ve böyle bir düşünce kalıbının somut politikalara nasıl yansıdığını ortaya çıkarmak gerekmektedir. Bunu yapabilmek için de halkçılık anlayışının tarihsel kökenleri ve evrimini daha sonra da onun Türkiye’ye nasıl gelerek cumhuriyetin öncü kadrosuyla bütünleştiğini ve eylem safhasına geçtiğini kısaca incelemek gerekir.

Osmanlı Devleti’nin yıkılması ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla Türk milletini yüzyıllardan beri meşgul eden “Devlet’in kurtuluşu” sorunu milli bir devletin ortaya çıkışıyla sonuçlanmış artık aydınlarımızın kafasında devletin devamı için devletin temel yapı taşı olan “halk”ın; kendisini saran çağ dışı yaşamdan kurtuluşunun nasıl sağlanacağı sorusuna cevap aranmaya başlanmıştır.

Halk sözcüğünü eski Osmanlıca ve Arapça sözlüklerde “ahali, tebaa, raiye, reaya, avam” gibi sözcüklerle eş anlamlı olarak görürüz. “Belli bir ülkede yaşayan, kan birliği taşıyan, aynı dili konuşan, benzer yaşam alışkanlıkları olan, ortak bir tarihe sahip olan insanlardan müteşekkil birliğe halk denir.” gibi tanımlar aynı zamanda “millet” kavramını da kapsadığı için halk tanımı ile millet tanımı arasında bir tanım karmaşası ortaya çıkmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk bu tanım karmaşasına girmeden kendi tanımını kendisi yapmış ve sosyolojik olarak “Türk milleti” kavramı “Türk halkı” kavramıyla eş değer hale getirmiştir.

YARIN: DEVLETÇİLİK