MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, “Ne hazindir ki; bugün NATO içerisinde askeri hastanesi bulunmayan tek ülke Türkiye’dir. Bu durum, şanlı ordumuzun büyüklüğü ve harekât kabiliyeti karşısında kabul edilemez tarihi bir noksanlıktır.
Cephede kazanılan her şanlı zafer, ancak cephe gerisinde kurulan, köklü ve askeri tıbbın tüm imkân ve ilmiyle donatılmış bir akılla nihayete erecektir.
Bu sebeple, askeri hastanelerin yeniden açılması ve ordu bünyesine kazandırılması meselesi hayati değerdedir.” sözleriyle önemli bir gündem oluşturdu.
Sayın Devlet Bahçeli’nin bu açıklamasının ardından askerî hastanelerin yeniden kurulması konusu, kamuoyunun en çok tartışılan başlıklarından biri hâline geldi. Her meseleyi siyasî istismar ve polemik konusu yapmayı alışkanlık hâline getiren muhalefet bu konuda da kendisine malzeme üretme telaşına kapılırken; devletin kurumsal yapısını, millî güvenliği ve ülkenin geleceğini önceleyen Cumhur ittifakı ise meseleye daha sağduyulu, stratejik ve bütüncül bir perspektiften yaklaşmaktadır.
Muhalefetin bu tutumu aslında yeni değildir.
Şehir hastanelerine karşı yıllarca yürüttükleri sert muhalefeti hâlâ hatırlıyoruz. “Şehir hastanelerine ne gerek var?” diyerek eleştirdikleri bu dev sağlık yatırımları, bugün vatandaşlarımızın sağlık hizmeti ihtiyacının büyük bölümünü karşılamakta; pandemi döneminde de ne kadar isabetli bir yatırım olduklarını açıkça göstermiştir. Geçtiğimiz günlerde parmağımdaki derin bir kesik nedeniyle Bilkent Şehir Hastanesi’ne gittiğimde, vatandaşlarımıza sunulan yüksek standartlı sağlık hizmetini bir kez daha yakından görme imkânı buldum. CHP ve İYİ Parti yöneticilerinin bu hastanelere yönelik ağır eleştirileri ise hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
Askerî hastaneler konusunda da muhalefetin asıl meselesi bu kurumların açık ya da kapalı olması değildir. Onlar açısından önemli olan, hükümete karşı kullanılabilecek yeni bir siyasî tartışma zemini oluşturmaktır.
15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin hemen ardından devlet, askerî kurumlarda kapsamlı bir yeniden yapılandırma sürecine gitmiştir. Dönemin olağanüstü şartları dikkate alındığında, 669 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile GATA başta olmak üzere askerî sağlık kurumlarının Sağlık Bakanlığı ile Sağlık Bilimleri Üniversitesi’ne devredilmesi güvenlik açısından alınmış doğal bir tedbirdi. Aradan geçen yıllarda FETÖ ile mücadelede önemli mesafe kat edilmiş, kritik kurumlar büyük ölçüde bu terör yapısından arındırılmıştır.
Bugün gelinen noktada, güvenliği sağlanmış, disiplini ve personel yapısı sağlam esaslara dayanan askerî hastanelerin yeniden faaliyete geçirilmesinin önünde ciddi bir engel kalmamıştır. Eğer hâlâ "FETÖ tehlikesi" gerekçe olarak ileri sürülüyorsa, o dönemde terör örgütünün sızmadığı neredeyse hiçbir kurumun bulunmadığı da unutulmamalıdır. Aynı mantıkla hareket edilseydi birçok kurumun bugün de kapalı tutulması gerekirdi. Böyle bir yaklaşım ise mantıklı değildir.
Diğer taraftan bölgemizde çatışmalar ve savaşlar devam etmekte, güvenlik ortamı her geçen gün daha da karmaşık bir hâl almaktadır. ABD-İsrail ikilisinin atacağı yeni adımlar ve kaos planları belirsizliğini korurken, İsrail, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Yunanistan'ın izlediği saldırgan ve tahrik edici politikalar da dikkatle takip edilmelidir. Türkiye, NATO'daki diğer müttefikleri gibi askerî hastanelerini yeniden kurmalı ve her türlü senaryoya karşı hazırlıklı olmalıdır.
Tüm uzmanların işaret ettiği şudur: Özellikle harp cerrahisi, patlayıcı kaynaklı yaralanmalar, kimyasal ve biyolojik tehditler gibi alanlarda uzmanlaşmış, disiplinli ve hızlı müdahale kapasitesine sahip bir askerî sağlık altyapısı günümüz güvenlik şartlarında artık bir tercih değil, zorunluluktur. Sahra hastanelerinin etkin biçimde çalıştırılması, tıbbî tahliye sisteminin kesintisiz işlemesi ve harp tıbbı alanında uzman personel yetiştirilmesi ancak bütüncül bir askerî sağlık sistemiyle mümkündür.
Türk milletinin varlığı ve geleceği, en büyük güvencesi olan Türk Silahlı Kuvvetleri'nin gücü ve personelinin sağlığıyla doğrudan bağlantılıdır. Devlet adamlığı da bu gerçeği zamanında görerek gerekli adımları atabilmektir. Sayın Devlet Bahçeli’nin durduğu ve işaret ettiği nokta budur.
Dün FETÖ ile yol yürüyen, sınır ötesi terörle mücadele operasyonlarına karşı çıkan, PKK'nın sınırlarımız boyunca devletleşme girişimlerine destek veren muhalefetin bugün askerî hastaneler üzerinden yürüttüğü tartışmalar, askerimizin ve milletimizin gerçek ihtiyaçlarından ziyade kendi siyasî hesaplarıyla ilgilidir.
Tam da bu noktada Mevlânâ'nın şu ikazını hatırlamak gerekir: “Acı su da, tatlı su da berraktır. Sakın görünüşe aldanma…” Zira meseleleri değerlendirirken söylenen sözden çok, o sözün hangi niyetle söylendiğine bakmak gerekir. Görünüşte aynı talebi dillendirenlerin amaçları ve samimiyetleri birbirinden çok farklı olabilir.