Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu

28.06.2020 10:00

Mazbatamı verin feveranı yapıp, hizmet(!) aşkı ile yanan İmamoğlu’nun yeni şovu ağaç yaprakları tarafından oldukça ilgi gördü. Haçlıların hâlâ düşlerini süsleyen Bizans’ı tarihe gömen İstanbul’un Fatih’inin, üç orijinal tablosundan birini açık arttırma ile İBB adına satın aldı. Tablo, Türk tarihi için alelade bir yapıttan ziyade önemli bir eser olması ile göz dolduruyor. Tablo, Türk milletinin tarihsel serüveninde, İslamiyet’in kabulü ile peydah olan ve Arap kültürünü kutsallaştıran güruhun; Türk kültür ve zihin yapısı üzerindeki etkisinin yol açtığı rüzgârlarla savrulan kıymetli bir eser… Tablonun aidiyet itibarı ile memleketimize iadesi de bu bağlamda oldukça önemli. Yani İmamoğlu’nun yaptığı işin nihayeti güzel ancak gelelim bu nihayetin asıl niyetine…

Bir yola, bir köprüye yahut bir okula ecdadın adının verilmesinden rahatsızlık duyan, tarihi cumhuriyetle başlatan dar zihniyet, nasıl oldu da kadim Türk devletinin bir dönemi olan Osmanlı Hanedanlığından bir padişahın eserini milyonlarca dolar karşılığında satın aldı..? Bu zihniyetin en sıkı taraftarları İstanbul’un fethini “zulmün başladığı tarih” olarak nitelendirmiyor mu ..? Ne oldu da cumhuriyet adamı(!) ecdat aşkına tutuldu, hızla dibe düşerken reddettiği iplere mi tutunmak istedi… Olay örgüsünü bir düşünelim; Fatih Sultan Mehmet Han’ın tablosu alınıyor, ardından Tele 1 ekranlarında taraftar zihniyet tarafından, Fatih’in torunu olan Sultan Abdülhamit Han’a sövülüyor… Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu.

Evet doğru bir işin hakkı alkıştır, biz orantısız eleştirilerin erbabı değiliz yahut sırf muhalefet için açmıyoruz bayramlık ağzımızı… Biz biliyoruz ki bir olaya dümdüz bakmak o olaya kör bakmakla eştir… Nasıl ki tarih, o dönemin siyasi-sosyal-coğrafi- psikolojik yapısı göz önünde bulundurulmadan açıklanamazsa; yahut Kur’an’ı, dönemin şartlarını ve olayları bilmeden yorumlamak batıla kaçarsa; işte bir olayı da dümdüz görmek bir miktar görmemek oluyor. Tabloyu alan güruhun zikri ile icraatı birbirini tutmuyor, haliyle bakıp da gören herkesin bu işte bir rant olduğunu anlaması güç değil.

Şöyle bir kuş bakışı ile yorumlayalım olayı, İmamoğlu’nun seçildiği andan itibaren üzerine giydiği kaftanı tartalım bi… Sanki Türkiye Cumhuriyeti’nin bir ili olan İstanbul Büyük Şehir Belediyesine değil de, özerk bir bölgeye seçilmiş bir yönetici imajı veriyor. Kendini Cumhurbaşkanı ile denk tutuyor. Hareketleri, ziyaretleri, ifadeleri İstanbul Cumhuriyeti’nin sahibi kıvamında ve yarıştığı taraf da Türkiye Cumhuriyeti… Yahu! Sen bir belediye başkanısın, çalışan belediyeleri örnek alıp onlarla yarış, biri İstanbul Belediye Başkanlığından Cumhurbaşkanlığına yürüdü diye, İBB’yi altın yol mu sandın yoksa derdin bölmek mi İstanbul’u..? Malum bir de her daim bölücü zihniyetin de yanında, İstanbul Belediye Başkanlığından çok HDPKK eş başkanlığı yapıyor, artık oy için ne imtiyazlar vadettiyse… Buraya bir parantez açalım vaat demişken, adam vadettiklerini çoktan unuttu, misal toplu taşımaya indirim diye meydanları inletirken, güzel bir zam ile sözünün eri olduğunu ilan etti. İstanbul’un başına gelen felaketleri tatilden takip etti. Bir parantez daha açalım, bu zihniyet; hükümetten biri iki gün tatil yapsa ortalığı yıkan zihniyetti ama ne garip ki kendileri yapınca savunmaya geçtiler... Hani diyorlar ya “Bu tablonun alımı on numara güzel hareket, muhalefet olsun diye konuşmayın…” Yiğidi öldür, hakkını yeme demişler; görün, herkesin hakkını teslim ediyoruz, neyse o. Bu yiğidin izdüşümü de bir şova işaret ediyor. Hafızaları tazeleyelim; Elazığ depreminde, güya deprem için koşa koşa afet bölgesine gidip, ardından kaça kaça tatile gitmemiş miydi, kayağa… Meğerse tatile giderken yolun üstündeki afet bölgesine, bir iki fotoğraf karesine yansımak için uğramış, çok seviyorlar poz vermeyi… Olay üzerine güzel duygu sömürüleri yapıldı, çocuklarımın hayatı edebiyatını düzdüler… Peki sorarım, çoluğunu çocuğunu bırakıp gece gündüz uyumayan insanları eleştirirken de böyle duyarlı mıydılar..? Şartlı duyarlılık!

Şimdi bu hafıza egzersizi ardından bir daha tabloya bakalım; sahi bu nasıl bir paradoks..? Kendini Fatih Han ile eş mi tutuyor, bu şovun mesajı bu mu..? Devlete bildiri ile iş birliği yapılarak katılınamaz mıydı müzayedeye, İmamoğlu da Belediyenin bütçesi ile vadettiği hizmeti karşılardı mesela… Ama o adeta şizofren bir tavırla, özerk bir bölge reisi olarak hiç savunmadığı, saymadığı Fatih Sultan Mehmet Han’ın tablosunu aldı ve şovunu yaptı, mesajını da verdi. Tablo Türk devletinin mirası, usule uygun devlete bildirilip, devlet tarafından alınmalıydı tabi şöyle de bir durum var; o zaman da hükümet eleştiri yağmuruna tutulurdu, ne garip değil mi..? Neyse ki tablo ait olduğu yere geldi, helal olsun Sayın Belediye Başkanı’na ama mesajı da aldık; ***Bu hayaller bir tek Fatih’e yakışmıştı ve o da İstanbul’u Türk devletinin mülkü olarak ebediyete kadar mühürledi.