MHP Lideri Devlet Bahçeli, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırılarına ilişkin yaptığı açıklamada, tehditlerin artık görünür ve sınırları net olmayan biçimlerde ortaya çıktığını belirterek, olayların yalnızca güvenlik boyutuyla değil; tüm nedenleri, sonuçları ve arka planıyla birlikte çok yönlü ve sağduyulu şekilde ele alınması gerektiğini vurguladı.
MHP Lideri Devlet Bahçeli, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
"23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nın bizlere yüklediği en ağır vazifelerin başında hiç şüphesiz eğitim gelmektedir.
Nitekim Millî Mücadele yıllarında savaş bütün şiddetiyle devam ederken ve hatta Polatlı’dan duyulan top sesleri Ulus’ta yankılanırken, Ankara’da toplanan Birinci Maarif Kongresi; bıçak kemiğe, düşman kapıya da dayansa topyekûn kurtuluş iradesinin cephede olduğu gibi eğitimde de tesis edileceğini göstermiştir.
Kongrenin 1921 yazında savaş şartları altında Ankara’da toplanması, eğitim meselesinin Cumhuriyet’in ilk yıllarında tali değil, kurucu bir başlık olarak görüldüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Savaşın en kritik anında Türk milli eğitiminin esaslarının belirlenmesinde tarihi bir adım olan bu kongre, eğitimin ertelenemez bir milli ihtiyaç olduğunun tarihi simgesidir.
Eğitim; günübirlik siyasi çekişmelerin, dar ideolojik hesapların, kısır polemiklerin konusu değildir.
“EĞİTİM MİLLİ BEKA MESELESİ”
Eğitim, doğrudan doğruya millî beka meselesidir.
Eğitim, milletin istikbal meselesidir.
Eğitim, ağacın yaşken eğildiği, karakterin küçük yaşta yoğrulduğu, bir milletin yarınlarda nasıl bir hüviyete kavuşacağının tayin edildiği hayati bir merhaledir.
Okullarımız; ilim ve fennin zihinlere kazındığı kadar vatan ve millet sevgisinin minik yüreklere nakşedildiği asli mevzilerdir.
Okullarımız; İstiklal Marşı’nın tarihi önemiyle birlikte anlamının kavranıldığı, özgürlüğün kıymetinin öğretildiği, aidiyet duygusunun evlatlarımızın ruhlarında kök saldığı şahsiyet inşa alanıdır.
Millî eğitim ile temel hedefimiz, diploma sahibi fakat istikametsiz evlatlar değil; vatan bilen, yurt bilen, milletini seven, devletini sayan; fikri diri, ahlakı metin, iradesi sağlam nesiller yetiştirmektir.
“TÜRK GENÇLİĞİ SERTİFİKA KOVALARKEN HAYATI KAÇIRAN BİR GENÇLİK OLMAMALIDIR”
Türk gençliği; test ile tost arasına sıkışmış, beş şık arasına hayallerini sığdırmak zorunda kalmış, sınavdan sınava koşup puan biriktiren, sertifika kovalarken hayatı kaçıran bir gençlik olmamalıdır.
Türk gençliği, cebri bildiği kadar besteyi de duyan; fiziği kavradığı kadar edebiyattan anlayan; teknolojiyle büyüyen fakat sanattan kopmayan; dünyayı tanıyan fakat kendi köküne yabancılaşmayan bir anlayışla yetiştirilmelidir.
Millî Eğitim Bakanlığımızın bütçesinin fiziki yatırımlar kadar çocuklarımızın zihinlerine, ruhlarına, karakterlerine ve kabiliyetlerine nasıl dokunduğunu konuşmamız gerekmektedir.
Kaynaklar; tuğlaları yükselttiği kadar ufukları da genişletmelidir.
Yeni sınıfların kapısını açtığı kadar genç nesillerin ruh ve beden sağlığını da önceliklendirmelidir.
Sıraları dizdiği kadar şahsiyetleri de inşa etmelidir.
Gerekirse bir ekmeği bölüşürüz, gerekirse lokmamızı küçültürüz ancak çocuklarımızı okumak istedikleri kitaplardan, araştırma yapacakları zanaat öğrenecekleri atölyeden, milli sporcu olarak yetişecekleri spor sahasından, Türkçe şarkıları yükseltecekleri sahnelerden mahrum bırakamayız.
Matematikle parlayan zihinler kadar şiirle çözülen dillere, sporla disiplin kazanan bileklere, sahnede cesaret kazanan yüreklere alan açmalıyız.
Çünkü çocuklarımıza bugün ayırmadığımız her imkân, yarın milletçe ödeyeceğimiz ağır bir bedel olarak karşımıza çıkacaktır.
Geçtiğimiz hafta Şanlıurfa’da ve akabinde Kahramanmaraş’ta yaşanan elim hadiselerin; sığ, yüzeysel ve tek boyutlu değerlendirmelerle geçiştirilmeleri mümkün değildir.
14 Nisan’da Şanlıurfa’nın Siverek ilçesindeki okul saldırısında 16 kişi yaralanmıştır. 15 Nisan’da ise Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda düzenlenen silahlı saldırıda 9’u öğrenci, 1’i fedakâr öğretmen kardeşimiz olmak üzere 10 vatan evladımız hayatını kaybetmiş, 13 kişi yaralanmıştır. Bu vahim gelişmeler; vicdanlarda derin yarıklar açmıştır.
Sürecin tüm sebepleri, sonuçları ve arka plandaki gelişmelerle birlikte; serinkanlı, sağduyulu ve çok yönlü bir bakış açısıyla ele alınması zaruridir.
Burada mesele yalnız bir asayiş dosyası olarak ele alınamaz. Karşımızdaki tablo, çağımızın çocuk ruhu üzerinde kurduğu baskılarla, aile bağlarında meydana gelen gevşemeyle, okul ikliminin ihtiyaç duyduğu destekle, dijital dünyanın denetimsiz alanlarıyla ve toplumsal değer aktarımındaki kırılmalarla birlikte değerlendirilmelidir. Bir çocuğun zihninde şiddet, öfke, yalnızlık ve taklit arzusu aynı anda birikiyorsa, orada yalnız ceza hukukunun konusu bulunan bir fiil meydana gelmez; aynı zamanda toplumun dikkatle okuması gereken bir işaret belirir.
Modern çağın tehlikeleri çoğu zaman eski çağların tehlikeleri gibi açık, görünür ve sınırları belli biçimde gelmez. Bazen bir ekranın arkasından gelir. Bazen oyun dili içinde gelir. Bazen arkadaş çevresi zannıyla gelir. Bazen yalnızlaşmış bir çocuğun sessizliğine siner. Bazen algoritmaların yön verdiği öfke, sanal kalabalıkların kışkırttığı taklit, aidiyet arayan bir ruhun zayıf anına yerleşir.
Dijitalleşmenin her geçen gün daha da yaygınlaştığı günümüz dünyasında evlatlarımızın ekran başında geçirdikleri sürelerin de aynı oranda artması; sosyal medya platformlarında kullanılan saldırgan dile daha fazla maruz kalmaları; akran zorbalığının arkadaş grupları, mesajlaşma ve sohbet uygulamaları ve oyunlar içinde sinsice yaygınlaşması, çocuklarımızın ruh sağlıklarını örselemekte, kimlik gelişimlerine zarar vermekte ve sosyal hayatlarını içten içe aşındırıp onları sanal dünyaya mahkum etmektedir.
"Evlatlarımız dijital bir kuşatma altındadır"
Evlatlarımız, sosyal medya platformlarında aldıkları beğeni sayılarıyla kendi değerlerini tartmakta; artan takipçi sayılarıyla itibar kazandıklarını zannetmekte, bir parmak hareketi ile verilen anlık tepkiler ile hakiki duyguları ister istemez birbirine karıştırmaktadır.
Evlatlarımız, geleceğimiz dijital bir kuşatma altındadır.
Teşhiri mahremiyetin önüne geçiren anlık ve geçici zaferler, emek ve sabrın önüne geçmektedir.
Akranları arasında sistematik olarak alaya, linçlere, aşağılamalara, dışlamalara maruz kalan bir yavrumuzun tertemiz kalbinde kapanması zor yaralar açmaktadır.
Parlak ekranların sunduğu evrenin büyüsüne kapılan yavrularımız; dikkat eksikliği ve uyku problemleri arasında yitip gitmektedir.
Merhum hocamız Prof. Dr. Erol Güngör diyordu ki:
“Makine medeniyeti hayatımıza sahte değerler getirmektedir. Vasıtalar gaye yerine geçmiş, insanlar gayeleri unutarak vasıtalarını geliştirmeye ve onlar üzerinde çalışmaya önem verir olmuşlardır.”
Nimet ile tehdit arasındaki ince kırmızı çizgiyi evlatlarımızla birlikte idrak etmeliyiz. “Azı karar, çoğu zarar” diyen atalarımızın öğüdünü dijital çağın curcunası içinde yeniden hatırlamak mecburiyetindeyiz.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan elim olayların akabinde yüzlerce sosyal medya hesabına erişim engeli getirilmesi, çok sayıda Telegram grubunun kapatılması ve onlarca şahıs hakkında adli işlem başlatılması; dijitalleşmenin denetimsiz kaldığında yalnız bireyi değil, toplum hayatını da zehirleyen bir fesat düzenine dönüşebildiğini açıkça göstermiştir.
Dijital mecraların, sohbet odalarının, sohbet gruplarının, uygulama ve kanalların masum bir haberleşme alanı olmaktan çıktığı; Türk milletinin köküne, gündemine, geleceğine dinamit döşemek isteyen haya yoksunlarının ellerinde fitnenin, tahrikin, suç ve suçluyu övmenin, kamu düzenine kasteden karanlık çağrıların örgütlendiği bir ifsat hattına dönüştüğü artık inkar edilemez bir hakikattir.
“KARŞIMIZDAKİ TEHLİKE SADECE EKRAN BAĞIMLILIĞI DEĞİLDİR”
Demek ki karşımızdaki tehlike sadece ekran bağımlılığı değildir; aynı zamanda kötülüğü çoğaltan, şiddeti özendiren, suçu meşrulaştıran, acıyı istismar eden ve çocuklarımızın tertemiz vicdanını hedef alan dijital bir bozgunculuk iklimidir.
Evlatlarımızı sosyal medyanın ve televizyon ekranlarının hoyrat ve şiddeti normalleştiren diline, kapalı devre karanlık mecralarda kümelenen bozguncu yapılara, sanal alemin kimliksiz iklimine, haysiyet yoksunlarının mesuliyetsiz çağrılarına terk edemeyiz.
Ekran ışığı arttıkça yavrularımızın gözlerindeki fer sönmesin diye,
Uygulamaların istilası, ailelerimizle geçirilen vakitten çalmasın diye,
Bağlantılar çoğaldıkça, arkadaşlık istekleri arttıkça, takipçi halkaları genişledikçe yalnızlaşan, yabancılaşan, içine kapanan, köklerinden uzaklaşan bir nesil ortaya çıkmasın diye bugünden harekete geçmek zorundayız.
Eşref-i mahlukat olan insan, sadece etten ve kemikten müteşekkil biyolojik bir varlık değil; kâinatın kalbi ve ruhudur. İnsan, şahsiyeti kültürel, ahlaki ve milli değerlerle yoğrulan sosyal bir varlıktır.
Aileyle biçimlenir, mekteple derinleşir, çevresiyle yön bulur, inanç ve irfanla kemale erer. Bu sebeple çocuklarımızın şahsiyet inşasını tesadüflerin insafına, savrulmaların akışına, denetimsiz mecraların hoyratlığına terk edemeyiz. Zira fertte başlayan çözülme cemiyete sirayet eder; cemiyette büyüyen zaaf ise milletin istikbalini tehdit eder.
Dijitalleşme, değerlerimizi aşındırdığında, televizyon karşısında geçen süreler uzadıkça, aile içi sessizlikler katlandıkça; sözde sosyal medya fenomenlerinin sözleri kıymetli öğretmenlerimizin öğretilerinin önüne geçtikçe, sınırsız ve denetimsiz özgürlük fikirleri okulun terbiye gücünü budadıkça, çocuklarımız kapsamı öngörülemeyen içerik tufanının içine savrulduğunda; böylesi trajedilerin zemini genişlemektedir.
Çözüm, yalnızca okul kapısında bekleyecek güvenlik görevlisinin varlığı değildir.
Çözüm yalnızca adım başı duvarlara asılacak kameralar değildir.
Hadise vuku bulduktan, canlarımız yuvalarından uçtuktan sonra pansuman tedbirler sıralamak bizim meşgalemiz değildir.
Mesele daha derindedir, mesele daha vahimdir, mesele daha geniştir.
“BU MESELENİN ÜZERİNİ ÖRTENLERDEN DEĞİL, KÖKÜNÜ KAZIYANLARDAN OLACAĞIZ”
Biz bu meselenin üzerini örtenlerden değil; kökünü kazıyanlardan olacağız!
Ve bu mücadele, günü kurtarmanın değil, geleceği inşa etmenin mücadelesidir.
Aileyi tahkim etmeden, mektepleri terbiye ve şahsiyet inşa eden asli mevkiine yeniden kavuşturmadan, rehberlik ve psikososyal destek mekanizmalarını kuvvetlendirmeden bize rahat yoktur.
Aile, çocuğun ilk mektebidir. Okul, çocuğun ikinci evidir. Devlet, çocuğun en geniş himaye çatısıdır. Bu üç halka arasında bağ zayıflarsa çocuk yalnızlaşır. Yalnızlaşan çocuk, bazen kendisini sanal kalabalıkların içinde arar. O kalabalıklar ise her zaman masum bir arkadaşlık zemini sunmaz. Orada merhamet yerine alay, sabır yerine öfke, dostluk yerine sürü psikolojisi, hayat sevgisi yerine şiddet merakı bulunabilir.
O hâlde yapılması gereken, çocuklarımızı yalnız disiplinle kuşatmakla sınırlı kalamaz. Onları dinlemek, anlamak, yönlendirmek, meşgul etmek, güvenli bir anlam dünyası içinde büyütmek ve şahsiyet sahibi kılmak gerekir. Çocuk yalnız emir isteyen bir varlık değildir; ilgi isteyen, aidiyet isteyen, görülmek isteyen, güven isteyen bir emanettir.
Eğitim sistemimizin de bu hakikati merkeze alması şarttır. Eğitim, bilgi aktarımından ibaret bir faaliyet olarak görülemez. Eğitim, insanın iç düzenini kurma sanatıdır. Matematik, tarih, fen ve edebiyat kadar merhamet, ölçü, sabır, haysiyet, sorumluluk ve insan hayatının dokunulmazlığı da öğretilmelidir. Öğretmenlerimiz, yalnız sınıfta ders veren görevliler olarak düşünülemez. Onlar toplumun ahlakî omurgasına temas eden, çocuklarımızın şahsiyet dünyasını inşa eden müstesna şahsiyetlerdir.
Bu vesileyle altını kalın çizgilerle çizmek isterim ki öğretmeni sıradanlaştıran bir anlayışın eğitim davası baştan ölü doğmuştur.
Öğretmen; mektebin haysiyeti, maarifin taşıyıcı kolonu, milletin istikbaline istikamet veren ilim ve irfan neferidir.
Annelerimizin okul kapısında bıraktığı minik elleri tutan, temiz ve saf kalplerini güzelliklerle donatan, bilgilerle zihnini açan, becerileriyle küçük bileklere güç veren, kabiliyetleri fark eden, gözlerindeki ışığı güçlendiren, nizam veren, adap bildiren, terbiye kazandıran öğretmenlerimizdir.
“ÖĞRETMENİ DERS ANLATAN BİR MEMUR KONUMUNA SÜRÜKLEMEK BİR GAFLETTİR”
Öğretmeni ikinci bir ana-baba sayan, yücelten, baş tacı eden, hürmet gösteren bir gelenekten kopup ders anlatan bir memur konumuna sürüklemek izahı mümkün olmayan bir gaflettir.
Öğretmenin itibarının zedelendiği, sözünün değersizleştirildiği, sınıf içindeki otoritesinin aşındırıldığı bir düzende ne sağlam bir eğitim nizamı kurulur ne de milli ve manevi kıymetlerle yoğrulmuş bir nesil inşa edilir.
Öğretmeni zayıflayan bir milletin geleceği güçlü olamaz.
Öğretmenin nesillerimizin yetiştirilmesindeki fonksiyonu da öğrencilerimiz ve ailelerimiz nezdindeki saygınlığı da tartışma konusu edilemeyecek kadar hassas bir öneme sahiptir.
Ailelerin desteklenmesi de aynı derecede hayatidir. Modern şehir hayatı, çalışma temposu, ekonomik baskılar, dijital dünyanın istilası ve sosyal bağların zayıflaması aileyi çoğu zaman yalnız bırakmaktadır. Aile yalnız kaldığında çocuk da yalnız kalır. Bu nedenle aileyi hedef göstermek yerine aileyi güçlendirmek, rehberlik sistemlerini yaygınlaştırmak, çocuk ve ergen ruh sağlığı hizmetlerini erişilebilir kılmak ve okul-aile-devlet iş birliğini daha işlevsel hâle getirmek gerekir.
Bu sorumluluk hepimizindir. Siyaset kurumu bu meselede çekişme dili üretmemelidir. Akademi sahici bilgiyle yol göstermelidir. Bürokrasi kurumlar arası eşgüdümü güçlendirmelidir. Aileler evlatlarının iç dünyasına daha dikkatle bakmalıdır ve ailelerin dijital farkındalık kapasitesi artırılmalıdır. Medya acıyı çoğaltan bir yayıncılık anlayışından uzak durmalıdır. Silaha erişim, şiddet dili, akran zorbalığı, dijital radikalleşme ve toplumsal yalnızlaşma tek tek dosyalar halinde değil, ortak bir çocuk koruma mimarisi içinde değerlendirilmelidir.
23 Nisan’ın bugünkü anlamı işte bu dengede saklıdır. Millî egemenlik yalnız hâkimiyet hakkı değildir; aynı zamanda sorumluluk rejimidir. Millet adına karar alan herkes, çocukların güvenliği, huzuru ve geleceği konusunda tarih önünde sorumludur. Meclis, milletin iradesini temsil ettiği kadar, çocukların istikbalini de emanet olarak taşır.
Bu nedenle bugünkü çağrımız, sağduyu çağrısıdır. Sağduyu, acıyı hafife almak anlamına gelmez. Sağduyu, hakikati öfkeye teslim etmeden söyleme kudretidir. Sağduyu, cezanın hukuk içinde, tedbirin hikmet içinde, merhametin adalet içinde aranmasıdır. Sağduyu, toplumun kendisini kaybetmeden kendisini onarma iradesidir.
Çocuğun her şeyden evvel masumiyetin adı olduğu bir dünyada; masumiyeti suçlulukla yan yana getiren her tablo; toplumsal düzenimizi, değerlerimizi ve zihinlerimizi felce uğratmaktadır.
Böylesi vahim ve hassas hadiselerde yetkili makamların görevlerini hiçbir baskı, hiçbir yönlendirme, hiçbir siyasi hesap altında kalmadan; sükûnetle, suhuletle ve devlet ciddiyeti içinde yürütmesi hayati önemdedir.
Olayların bütün yönleri açıklığa kavuşmadan sarf edilen her peşin hüküm, kurulan her fırsatçı cümle, yapılan her siyasi savrulma; hakikatin üzerini örtmekten, acıyı istismar etmekten, çocuklarımızın hayatlarına bir yara daha açmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Hiç kimse evlatlarımızın canı üzerinden söz devşirmeye, milletin gözyaşı üzerinden siyaset üretmeye, böylesi elim hadiseleri günübirlik polemiklerin harcına katmaya heves etmemelidir.
Bizim talebimiz açıktır, bizim beklentimiz nettir, bizim çağrımız gecikmeye tahammülü olmayan bir mecburiyettir: Sebepler sonuna kadar araştırılmalıdır.
İhmaller varsa birer birer ortaya çıkarılmalıdır.
“SORUMLULUK ZİNCİRİ SAKLANMADAN TESPİT EDİLMELİDİR”
Sorumluluk zinciri saklanmadan tespit edilmelidir.
Okul güvenliğini, çocuklarımızın ruh sağlığını, öğretmenlerimizin ve ailelerimizin huzurunu koruyacak kalıcı tedbirler vakit kaybetmeksizin alınmalıdır.
Gazi Meclisimizin, Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan menfur okul saldırılarının ardından araştırma komisyonu kurulmasına dönük ortak ve siyaset üstü bir irade ortaya koymuş olması, kuşkusuz isabetli ve yerinde bir adımdır.
Daha evvel kurulan ve çalışmalarını tamamlayan suça sürüklenen çocuklara ilişkin araştırma komisyonunun çalışmaları da bu anlamda mühim bir hazırlık zemini oluşturmuştur.
Bu noktadan sonra konu münferit bir saldırının sıcaklığıyla değil; suçun ve şiddetin pençelerine hapsolan çocuklarımızın durumu çok cepheli risk faktörleri ele alınarak okunacaktır.
Kurulacak bu komisyon vakit tüketen, laf çoğaltan değil; çocuklarımıza kol kanat geren, tehdidi kaynağında teşhis eden bir seferberlik masası olmak zorundadır.
Evlatlarımız istikbalimizdir ve istikbalimiz her türlü siyasi hesabın ve her türlü polemiğin üstündedir.
Milliyetçi Hareket Partisi’nin “Önce ülkem ve milletim” şiarını 7’den 70’e her kesimin benimsemesi, görüşü ve fikri ne olursa olsun her siyasetçinin bunu iyi idrak etmesi, politikaya dair bir namus meselesi olarak tahkim etmesi hayati değerdedir.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta hayatını kaybeden yavrularımıza ve fedakâr öğretmen kardeşimize bu vesileyle bir kez daha Cenab-ı Allah’tan rahmet; kederli ailelerine ve aziz milletimize başsağlığı diliyorum. Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki her iki menfur saldırıda yaralanan evlatlarımıza da acil şifalar temenni ediyorum."