MHP Lideri Devlet Bahçeli, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, "3 Mayıs Milliyetçiler Günü, Türk milliyetçiliğinin varoluş tarihinde mümtaz bir mevki, mücadele hafızasında müstesna bir merhale, gönüllerde ise sönmeyen bir meşaledir." dedi.
MHP Lideri Bahçeli, "Türk milletine mensubiyet duygusunun ne kadar derin, ülküyle aydınlanan zihinlerin ne kadar diri, dava uğruna ölümü göze almış yüreklerin ne kadar dayanıklı olduğu 3 Mayıs’ın çilesinde, 3 Mayıs’ın iradesinde, 3 Mayıs’ın mertliğinde açıkça görülmüştür." ifadelerini kullandı.
MHP Lideri Devlet Bahçeli, Milliyetçi Hareket Partisi’nin “Türk milliyetçiliğinin siyasetteki yegâne kalesi” olduğunu belirtti.
MHP Lideri Bahçeli, “Dün Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini mahkûm etmeye kalkışanlarla bugün Milliyetçi Hareket Partisi’ne saldıranlar aynı habasetin, aynı husumetin, aynı hesaplaşma hırsının peşindedir. Sonuç yine değişmeyecektir. Çünkü bu hareketin kökleri Türk’ün binlerce yıllık ülküsündedir, bu hareketin mazisi ülkücü şehitlerimizin aziz hatıralarıyla yazılmıştır, bu hareketin dayanağı büyük Türk milletidir.” dedi.
MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin açıklamasının tamamı şu şekilde:
"Önümüzdeki günlerde idrak edeceğimiz 3 Mayıs Milliyetçiler Günü, Türk milliyetçiliğinin varoluş tarihinde mümtaz bir mevki, mücadele hafızasında müstesna bir merhale, gönüllerde ise sönmeyen bir meşaledir.
Türk milletine mensubiyet duygusunun ne kadar derin, ülküyle aydınlanan zihinlerin ne kadar diri, dava uğruna ölümü göze almış yüreklerin ne kadar dayanıklı olduğu 3 Mayıs’ın çilesinde, 3 Mayıs’ın iradesinde, 3 Mayıs’ın mertliğinde açıkça görülmüştür. O gün ayağa kalkanlar yalnız bir itiraz yükseltmediler; aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin hangi ruha, hangi ahlâka, hangi sadakate dayandığını da tarihe kazıdılar.
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” sözü, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün millet tasavvurunu en veciz şekilde ortaya koyan tariflerden biridir. Millet, yalnızca aynı hudutlar içinde yaşayan insanların toplamı olarak anlaşılmamalıdır. Millet, aynı kaderi yüklenmiş, aynı vatanda yan yana durmayı tarih önünde iradeye dönüştürmüş, zaman içinde birbirinin acısına alışmış, sevincine iştirak etmiş, hafızasını müşterek hatıralarla beslemiş beşerî ve siyasî bir terkiptir.
Millet; aynı göğe bakan, aynı toprağa emek veren, aynı bayrak altında vakar bulan, cenazede omuz omuza yürüyen, düğünde aynı sevinçle ayağa kalkan, tasada ve kıvançta birbirine yönelen büyük bir kader ortaklığıdır.
Bir sazın telinde içi titreyen, merhum Neşet Ertaş’ın “kalpten kalbe bir yol vardır” deyişinde ifadesini bulan o görünmez muhabbet hattını hisseden; gönülden gönüle kurulan bağı kültür köprüsüne, vicdan hattına ve sadakat zeminine dönüştüren topluluğun adıdır millet.
Merhum Barış Manço’nun “buyurun dostlar buyurun” çağrısında yankılanan dostluk, paylaşma ve muhabbet duygusuyla birbirine yer açabilen, çoğalabilen ve kaynaşabilen büyük bir sentezdir millet. Çünkü millet dediğimiz hakikat, sadece acıyla tahkim olunmaz; sevinci paylaşma ahlâkıyla da olgunlaşır. Millet, yasla yoğrulur, neşeyle tamamlanır; hatıra ile kök salar, ülkü ile yükselir.
Millet olmak; beraber yaşama arzusunun ötesinde, beraber yürüme ahdidir. Beraber yürümenin üstünde ise beraberce tarih yapma kudretidir. İşte 3 Mayıs’ı anlamlı, müstesna ve tarihî kılan esas ruh da burada saklıdır. 3 Mayıs, ülküleşmiş bir iradenin, şahsiyet kazanmış bir dava ahlâkının tarih içinde görünür hâle geldiği kutlu bir yolun kanla yıkanmış taşlarıdır.
1944 yılının buhranlı ve karanlık ikliminde dünyanın üzerine savaşın sinsi gölgesi çökmüştü. Her renk ve her çeşitten millet yol ayrımlarında savruluyor, her devlet kendi istikametini koruyacak direnci arıyordu. İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna yaklaşıldığı o günlerde Türkiye; çok yönlü baskıların, ideolojik gerilimlerin, yön tayini buhranlarının ve siyasi sancıların tam ortasında ağır bir tehdit altındaydı.
Böylesi bir dönemde, komünizm tehlikesinin kapımıza dayandığını gösterip devrin başbakanını açıkça uyaran mektuplarla başlayan süreç, 3 Mayıs’ta mahkeme salonlarına taşınmıştır.
Türk milliyetçiliğini yargılamaya cüret edenlere karşı mahkeme salonlarına sığmayan, Sovyet emperyalizmi karşısında boyun eğmeyen bir irade milletimizin sinesinde yer bulmuştur.
Ankara Adliyesi’ni dolduran Türk gençliği, Türk kimliğini sosyalizme ezdirmemek, İslam’ı komünizme çiğnetmemek için tek yürek oldu.
Millî bir ruhun önderliğinde başlayan protestolar, vatan için çarpan yürekleri söndürmek isteyenlerin üzerine kâbus gibi çökmüştür.
Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş, Hüseyin Nihal Atsız, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay, Nejdet Sançar, Reha Oğuz Türkkan, Fethi Tevetoğlu, Cemal Oğuz Öcal ve nice Türk milliyetçisinin vatan ve millet sevdası yargılanmıştır.
İnsan onurunun derinden yaralandığı, insan haklarının esamesinin okunmadığı, hukuk devleti ilkesinin hiçe sayıldığı, ceza muhakemesinin esaslarının çiğnendiği bu soruşturma süreci tarihimize kara bir facia olarak kazınmıştır.
Vicdanı hür, zihni pür, alnı pak Türk gençleri “tabutluk” adı verilen dar ve bunaltıcı hücrelere kapatılmıştır.
Türk milliyetçileri; açlıkla, susuzlukla, yalnızlıkla, işkenceyle hizaya çekilmek istenmiştir.
Türk milliyetçileri; suyu akmayan, hastalıkların kol gezdiği dört duvar arasında dize getirilmek istenmiştir.
Fakat biliyoruz ki o tabutluklarda tahakküm vardı, teslimiyet yoktu.
Tehdit vardı, tereddüt yoktu.
Tahrik vardı, taviz yoktu.
Bedel vardı, dönüş yoktu.
Baş vermek vardı, baş eğmek yoktu.
Merhum Hüseyin Nihal Atsız, çağ aşan bir seslenişle şöyle haykırıyordu:
“Delinse yer, çökse gök, yansa, kül olsa dört yan,
Yüce dileğe doğru yine yürürüz yayan.
Yıldırımdan, tipiden, kasırgadan yılmayan,
Ölümlerle eğlenen tunç yürekli Türkleriz...”
İşte bu haykırış, Türk milliyetçilerinin çileyle yoğrulmuş, imtihanlarla sınanmış karakterleridir.
Zulümlere aldırış etmeyen, fikrini mahkûm etmeyen yiğitlerin hikayesidir.
Demir parmaklıkları kırıp geçen, tabutluklara sığmayan yağızların sesidir.
Budandıkça serpilen, bilendikçe keskinleşen dava adamlarının destanıdır.
Çünkü Türk milliyetçiliği; geçici heveslerin değil, ülküye adanmışların davasıdır.
Türk milliyetçiliği, günü kurtarmaya memur dar kadroların değil; asırları inşa etmeye namzet olanların mirasıdır.
Tarihine yaslanan, töresiyle yaşayan, terbiyesini köklerinde bulanların yegâne sancağıdır.
İşte bu nedenle 3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin şerefli bir hatırası olmanın da üstünde bir manaya sahiptir. 3 Mayıs, Milliyetçi Hareket Partisi’ni bugüne taşıyan iradenin hangi ateşlerle sınandığının, hangi zincirlerle kuşatıldığının, hangi tertiplerle yolundan koparılmak istendiğinin başlıca timsalidir.
3 Mayıs, millet şuurunun taviz kabul etmeyen bir iradeye dönüşmesidir.
3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin yalnız bir fikir cereyanı olarak kalmayıp bir ahlak, bir şahsiyet ve bir mücadele disiplini hâlinde tecelli etmesidir.
3 Mayıs, devrin karanlığı karşısında sinmeyenlerin, tehdit karşısında eğilmeyenlerin, baskı karşısında susmayanların vakur duruşudur.
3 Mayıs, Türk milletinin kendi kimliğine, kendi tarihine, kendi istikbaline ve kendi manevi-millî varlığına sahip çıkma iradesinin billurlaşmış hâlidir.
3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin Türk gençliğinin omuzlarında yükseldiği gündür.
3 Mayıs, Türk milliyetçiliğinin karakter mayasıdır.
3 Mayıs, şahsiyet ve aidiyet iradesinin tarihî ilanıdır.
3 Mayıs, Türk milliyetçilerinin silkinişi, doğrulup kendine gelişi ve derin uykulardan uyanışıdır.
3 Mayıs, hak bildiği yoldan sapmayan, karanlık çoğaldıkça korkuya kapılmayan, mahrumiyet arttıkça metanetini çoğaltanların yadigarıdır.
3 Mayıs 1944’te ayağa kalkan millî ruh, zaman içinde siyasi bir mecraya kavuşmuş, çok çetin yollardan geçmiş, çok çileler çekmiş, nice ülkücü genç acıyı bal eylemiş, nice Türk milliyetçisi sıratı yol eylemiştir.
O gün mahkeme salonlarında direnenler sadece bir fikri savunmadılar.
Tabutluklara sığdırılmak istenen bir düşünceyi bir milletin vicdanına emanet ettiler.
Susmak mümkündü, geri çekilmek mümkündü; fakat onlar, Türk milliyetçiliğini bir tercih değil, bir mecburiyet olarak gördüler.
Başbuğumuz Alparslan Türkeş ise o fikri, sadece müdafaa edilen bir mefkûre olmaktan çıkarıp bir teşkilat iradesine dönüştürdü.
Şehitlerimizin aziz hatıraları üzerine yükselen Türk-İslam davası, Milliyetçi Hareket Partisi’yle birlikte: Türk milletinin yüreğinde kökleşmiş, istikbalinde mevzilenmiştir.
Milliyetçi Hareket Partisi, Türk milliyetçiliğinin siyasetteki yegâne kalesidir.
Milliyetçi Hareket Partisi, devletin ve milletin varlığında kendi varlığını eritenlerin burcudur.
Milliyetçi Hareket Partisi, mayası bozulmamışların, tuzu kokmamışların, çizgisi eğrilmemişlerin, hedeften sapmamışların, yoldan çıkmamışların son sığınağıdır.
Milliyetçi Hareket Partisi, Türklük gurur ve şuurunu İslam ahlâk ve faziletiyle ruhunda buluşturan dava arkadaşlarımızın tek yuvasıdır.
Dün Türklüğü ve Türk milliyetçiliğini mahkûm etmeye kalkışanlarla bugün Milliyetçi Hareket Partisi’ne saldıranlar aynı habasetin, aynı husumetin, aynı hesaplaşma hırsının peşindedir. Sonuç yine değişmeyecektir.
Çünkü bu hareketin kökleri Türk’ün binlerce yıllık ülküsündedir, bu hareketin mazisi ülkücü şehitlerimizin aziz hatıralarıyla yazılmıştır, bu hareketin dayanağı büyük Türk milletidir.
Milliyetçi Hareket Partisi ayaktaysa Türk milletinin geçmişi çiğnenemeyecek, şehidinin kanla suladığı toprağı kirletilemeyecek, bayrağı indirilemeyecek, ezanı susturulamayacaktır.
Dava yalnız yürekte taşınarak yaşamaz; hayata geçirilerek yaşar. Milletle ve devletle buluşmayan bir iddia tarihte kök salamaz. Bu sebepledir ki Türk milliyetçiliği bir nizam arayışıdır, bir devlet tasavvurudur, bir medeniyet iddiasıdır.
Bugün aynı ülküye gönül vermiş kimi dava arkadaşlarımızın farklı mecralara savrulmuş olması, davanın yükünün ne kadar ağır olduğunu göstermektedir. Büyük davalar sadece dışarıdan gelen saldırılarla sınanmaz; içeride büyüyen tereddütlerle de sınanır. Ancak bilinmelidir ki milliyetçilik, aynı ülküye, aynı istikamete, aynı kader duygusuna tutunarak güç kazanır.
Türk milliyetçiliğini geçmişe hapsetmeye çalışanlarla onu hamasi sloganlara indirgeyenler aynı yanlışa düşmektedir. Çünkü milliyetçilik, bir milletin hafızasını, haysiyetini ve kendi kaderini tayin hakkını aynı çizgide buluşturan yüksek bir farkındalık hâlidir.
Bugün Türk dünyası yeniden toparlanıyorsa, yıllarca hayal sayılan ülküler somut karşılık buluyorsa, önümüzde yeni bir safha açılmış demektir.
Bu yüzden 3 Mayıs, bir anma günü içinde sınırlandırılamaz; 3 Mayıs bir aynadır. Ve herkes o aynada kendine şu soruyu sormak mecburiyetindedir: Bu dava benim için bir sözden mi ibarettir, yoksa uğruna bedel ödenecek bir mesuliyet midir?
Unutmayalım ki bu dava hatırlayanların değil, taşıyanların davasıdır. Tarih de göstermektedir ki bu yürüyüş yorulanlarla sürmez; yükü omuzlayanlarla devam eder.
Yorulup kenara çekilenlere sitemimiz yoktur. Zira yükümüz ağırdır.
Ancak gönlü hâlâ bizimle atan, gözü hâlâ bu ocakta olan her kardeşimiz için soframızın yeri de gönlümüzün yeri de bakidir.
Merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş’in ifadesiyle:
“Hepiniz birer Türk bayrağısınız.
Bayrağı lekelemeyin, kirletmeyin, yere düşürmeyin.”
Biz de diyoruz ki; bayrağı yere düşürmeyen, ocağına sırt çevirmeyen, ülküsünü menfaatin önüne koyan her dava arkadaşımızın yeri bellidir. Çünkü bu ocak, sadakati unutmayanların, vefasını kaybetmeyenlerin, yönünü bu ülküden ayırmayanların ocağıdır. Ve bilinmelidir ki Türk milliyetçiliği dün nasıl dimdik ayaktaysa bugün de aynı azimle ayaktadır; devletini ve milletini sahipsiz bırakmayacaktır.
Gökte güneş kararmadıkça, ay yere düşmedikçe, sular toprakları kaplamadıkça Milliyetçi Hareket Partisi’nin Türk milletine adanmış çizgisi değişmeyecek, değiştirtilemeyecektir.
Bu vesileyle başta Başbuğumuz Alparslan Türkeş olmak üzere Türk milliyetçiliğinin merhum ve muhterem abide şahsiyetlerini, 3 Mayıs 1944 davasının fedakâr ve ölümsüz kahramanlarını rahmet, minnet ve hasretle anıyor; 82 sene öncesinin aynı ruh ve heyecanıyla Türk ve Türkiye Yüzyılına yürüyüşümüze omuz veren dava arkadaşlarımın 3 Mayıs Milliyetçiler Günü’nü kutluyorum.