“Ey oğul!

İnsanlar vardır şafak vaktinde doğarlar, gün batımında…”

Yok yok bu daha erken oldu, öğleyi bulmadı.

Dağıldı gitti. Tutmayacağını söylemiştik ama dinleyen çıkmamıştı.

‘Bölüp parçalamayla kurulan binalar, derme çatma olur, bir kuşa benzemez’ dediydik de yine de başlarını alıp gitmişlerdi.

Gelene hoş geldin, gidene güle güle.

Üzerlerine aldıkları haklarla ve kırdıkları kalplerle…

***

Bir tarihte araba yapmaya kalkmıştım. Öyle orijinal bir şey değil tabii ki. Toplama bir araç olacaktı, farklı bir kasaya yine birbirinden farklı sistemleri uydurup yola koyulacaktım…

Yaparım sandıydım. ‘Neden olmasın?’, ‘ne olacak ki?’ diye ortaya atılmıştım da daha ilk kilometrelerde dağılıp gitmişti.

Ne yapayım, ‘yaparsın’ diyerek, uzaktan ve yakından herkes gaz vermişti.

O hurdacı senin, bu usta benim diye günlerim, aylarım, emeğim ve param heba oldu gitti.

Sonu hüsran tabii ki!

E ne olacaktı ki, motor başka, şanzıman başka, diferansiyel ötüyor, şasi desen çatlak, direkler hasarlı, kaporta çarpık ve direksiyon dahi dönmüyor. Şoför diye oturttuğumuz da uydurmacının çırağı olunca nereye kadar gidecekti benim araba?

Büyük bir sükûtu hayalle en yakın hurdacıya tabii ki…

Öyle de oldu.

***

Bu arkadaşlar da aynı benim gibi…

Oradan buradan topladıkları adamlarla bir şey olacaklarını sandılar. Oysa onların da motor ve şanzıman farklıydı. Kasa çarpık, kaporta çok işlem görmüştü. Üstelik şoför Nebahat Abla ile muavin arasında ve dahi yolcular arasında zaten hiç uyum yoktu.

Ama hem içerden hem dışarıdan fena gaza gelmişlerdi… Öyle gaza gelmişlerdi ki, uçan bir balon gibi havalandıkça havalandılar.

Konsoloslarla gizli görüşmeler, mektuplaşmalar, ahkâm kesmeler, başbakan olmalar, yurtta barış dünyada barış ilan etmeler, masalar, sandalyeler, fiskos sehpaları ve komşuya kısır gününe gitmeler derken patladı gitti!

Nihayetinde balondu. Ne kadar yükselirse o kadar genişleyecek ve sonunda atmosfer basıncına dayanamayarak patlayacaktı.

Patlamadan sonra ise işler hepten karıştı.  Sarsıntılar ardı ardına geliyor.

En ufağı 5.5 şiddetinde olan bu zelzeleler böyle giderse yerle yeksan edecek onları…

Birbirleri arasında milyon liralık zimmet iddiaları, yüz kızartıcı suçlamalar, istifalar ve tehditler gırla gidiyor.

Türkiye’yi yönetecek kadro bu muydu? Te Allaam ya!…

Neydi adları şimdi hatırlayamıyorum ama “Yaşasın kötülük” diye birbirlerine öyle saldırıyorlar ki düşman başına…

***

“İlke yok, dur-duba yok, kendime geleyim, evime ve komşularıma döneyim yok!”

Ama HDP ile gizli ortaklık, var!

Laf sırası gelince dayılanmalarda ve ona buna çatmalarda sınır yok!

Fakat terörist Selo’yla kahvaltı var!

Milliyetçilik söyleminde engel yok!

Lakin ABD ve İngiltere Büyükelçileri ile görüşmeler var…

Siz söyleyin şimdi, dikiş tutar mı?

Elbette tutmaz!

***       

“Türkiye Cumhuriyeti büyük bir devletin adı, Türk Milleti de büyük bir milletin adıdır”…

Siyasete niyetlenenlerin de bu gerçekleri çok iyi kavramaları iktiza etmektedir.

Zaten dışarıdan ve içeriden yeteri kadar taarruz altındayken, bu saldırılara destek verecek, dayanak olacak ve siyasi kargaşa çıkartacak cepheler açmak nedendir?

Hadi biz kalbimizi bozmayalım. Diyelim ki niyetler halistir, halistir de yanlışta bu kadar ısrar nedendir?

Kime fayda sağlamışlardır?

Bundan daha önemlisi yabancı devletlerin temsilcileriyle nerelerde ne konuştuklarını bizlere ya da hiç olmazsa devletimizin yetkili organlarına bildirecekler midir?