Türkiye'nin etkin ve fiili garantörlüğünün ve caydırıcılığının olmayacağı bir coğrafyada hegemonyacı zihniyetin bizi getireceği son nokta hiç kuşkusuz budur' ifadelerini kullandı.
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Uluslararası İlişkiler ve Diplomasi Özel Danışmanı Prof. Dr. Hüseyin Işıksal, KKTC'nin ve Gazze arasındaki benzerlikleri ve garantörlük modelinin önemini AA Analiz için kaleme aldı.

Gazze'de yaşanan büyük trajedi, insanlık suçlarının zamandan bağımsız olarak bu yüzyılda da tüm hızıyla sürdüğünün bir kanıtıdır. Yaşananlar Birleşmiş Milletler (BM), BM Güvenlik Konseyi ve uluslararası hukuk gibi kurum ve kavramların işlevsizliğini hatta son kullanma tarihlerinin çoktan geçtiğini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Üstelik Batı dünyasının her zaman övünç malzemesi olarak kullandığı insan hakları, demokrasi, etik değerler, ifade özgürlüğü gibi konulardaki çifte standartları ve karanlık yüzü bu vesileyle bir kez daha ispatlanmış oldu. Tüm bu acı gerçekleri yaşayarak öğrenen ve hala daha bu çağa ait olmayan izolasyonların bedelini ödemeye devam eden Kıbrıs Türk halkına ise bu trajedi hiç de yabancı değildir.

KANLI NOEL VE GAZZE BENZERLİKLERİ

1963 Kanlı Noel saldırılarıyla bu süreçlerden geçmiş olan Kıbrıs Türkleri, verdikleri yüzlerce şehidin yanında köylerini, kasabalarını, mülklerini, kısacası yuvalarını terk etmek zorunda bırakıldı. 1974 Mutlu Barış Harekatına kadar 11 karanlık yıl olarak tabir edilen bu dönemde Kıbrıs adasının yüzde 3'lük bir bölümüne tekabül eden, birbiriyle sınırı ve iletişimi olmayan 39 yerleşimde yaşamak zorunda bırakılan Kıbrıs Türk halkı, tüm dünyanın gözü önünde adeta soykırımla sınandı. Mücahitler tarafından korunan bu bölgelere, silah zoruyla üniter bir Helen devletine dönüşen yapı tarafından hiçbir devlet hizmeti götürülmedi. 10 binlerce insan en temel ihtiyaçlarından bile mahrum bırakıldı. Devlette çalışan Türk memurlar zorla işlerinden uzaklaştırılırken, devlet yardımıyla geçimini sağlayan ihtiyaç sahiplerinin bile gelirleri kesildi. Çalışmak ve diğer ihtiyaçlarını karşılamak için bölgelerinden ayrılan onlarca Kıbrıs Türkü, Rumlar tarafından kaçırılarak katledildi. BM'nin hazırladığı raporlara göre, yaklaşık olarak o dönemki nüfusun yarısına tekabül eden 56 bin Kıbrıs Türkü, çadırlarda ve BM, Kızılhaç ve Kızılayın yardımlarıyla hayatlarını sürdürebildi.

Bu 11 karanlık yıl boyunca, Kıbrıs Türklerinin maruz kaldığı insanlık dışı uygulamalar BM Genel Sekreterinin Güvenlik Konseyine sunduğu raporlarla kayıt altına alınmasına rağmen, Güvenlik Konseyi üyeleri ve Batı dünyası aynı Filistin'de şu an yaptığı gibi olayları izlemeyi tercih etmişti. Garantör ülke Türkiye'nin 20 Temmuz 1974'de adanın Yunanistan'a ilhakını önlemek ve Kıbrıs Türklerinin can güvenliğini sağlamak için yaptığı Mutlu Barış Harekatı, soykırımların önlenmesinin yegane yolunun, bir kağıt parçasından daha değerli olmayan Güvenlik Konseyi veya uluslararası hukuk kararları ile değil, sahada etkin ve fiili müdahaleyle olabileceğini gösterdi.

Bir garantör devleti olmayan Filistin halkının günümüzde yaşadığı trajedi ve her gün maruz kaldığı savaş suçları bize bir kez daha savaşın acımasızlığını, mazlumların yalnızlığını, güçlülerin sessizliğini ve çocuklar katledilirken yardım konvoylarının bile çeşitli izinlere tabii tutulduğu insanlık utancını hatırlattı.

GARANTÖRLÜK NEDEN GEREKLİ?

Gazze trajedisinde de açıkça görüldüğü üzere, Filistin ve Kıbrıs meselelerinin ana sorunsalı bir tarafın egemenliğinin diğer tarafa zorla kabul ettirilmeye çalışılmasıdır. İki durum arasındaki bir diğer benzerlik ise yine bir tarafın etnik, dini ve kültürel olarak farklı olan "ötekinin" egemenliğini, kendi kaderini belirleme hakkını ve hatta varoluşunu bile kabullenemeyerek ortadan kaldırmaya çalışmasıdır. Bu bağlamda, İsrail'in Filistinlilere bugün, Rum tarafının ise Kıbrıs Türklerine geçmişte uyguladığı soykırım girişimleri; iki halka da günümüzde uygulanan ekonomik, siyasi izolasyonlar ve bu halkların varlıklarının inkar edilmesi kesinlikle masum değildir.

Kendini Kıbrıs'ın tek meşru otoritesi olarak gören ve aradan neredeyse 50 yıl geçmesine rağmen hala daha Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) sınırları içindeki tüm şehirlerin ve belediyelerin başkanlarını seçen sağlıksız ve bağnaz zihniyetin ileride ne tür facialara yol açabileceğine Gazze'de her gün tanık oluyoruz. Türkiye'nin etkin ve fiili garantörlüğünün ve caydırıcılığının olmayacağı bir coğrafyada hegemonyacı zihniyetin bizi getireceği son nokta hiç kuşkusuz budur.

Bu noktada, KKTC kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Raif Denktaş'ın iki özdeyişinin ne kadar anlamlı ve ölümsüz olduğu bir kez daha ortaya çıktı. Denktaş'ın çok sık kullandığı "Beni Türk askerini adaya getiren kişi olarak hatırlayın" ve "Bir halkın ulaşabileceği en üst mertebe bir devlet sahibi olmaktır" sözleri adeta Gazze'deki insanlık trajedisinin nedenlerini de en çarpıcı biçimde anlatıyor. Aynı Kıbrıs örneğinde olduğu gibi, Gazze'deki acı ve gözyaşının durması ancak ve ancak Filistin halkının güvenliğini sağlayacak garantörlük sisteminin etkin ve fiili olacak bir şekilde bir an önce sağlanması ve 2 devletli çözüm ile mümkün olabilir.

ULUSLARARASI ARENADA TANINMAK YETERLİ DEĞİL

Gazze'deki vahşet, Ukrayna-Rusya savaşı ve günümüz siyasi konjonktürü değerlendirildiğinde Rum liderlerin devamlı olarak öne sürdüğü "Kıbrıs'ta garantilerin artık çağdışı kaldığı ve kaldırılması gerektiği" argümanı meşruiyetini tamamıyla geri dönüş olmaksızın kaybetti. Yaşanan son gelişmelerin bir kez daha ispatladığı bir başka hassas nokta ise KKTC gibi sınırları çok iyi korunan güvenli bir ülkede yaşamanın diplomatik anlamda tanınmaktan çok daha önemli olduğudur. Bugün yok sayılan ve İsrail'in fiili işgali altında olan Filistin Devleti, 139 BM üyesi ülke tarafından resmi olarak tanınıyor. Ayrıca Filistin; Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT), G77, Uluslararası Olimpiyat Komitesi, Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği (FIFA), Uluslararası Basketbol Federasyonu (FIBA), Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) gibi pek çok uluslararası örgüte tam üye, BM'ye ise gözlemci üye statüsündedir.

Özetle, Latince bir terim olan "intelligenti pauca", bilgili ve deneyimli bir kişinin meseleyi anlaması için sadece birkaç kelimeye ihtiyacı olduğu anlamına gelir. Bugün Gazze'deki insanlık trajedisi, en zor şartlarda bile Rum egemenliği altına girmeyen, umudu her tükendiğinde 70 kilometre kuzeyindeki Toros dağlarına bakan ve 1 asırdır özlemle beklediği Mehmetçiğine 1974'de kavuşan mücahit Kıbrıs Türk halkının hiçbir zaman Türkiye'nin garantörlüğünü sorgulatmayacağını bir kez daha tüm dünyaya gösterdi. Acı deneyimlerden geçen Kıbrıs halkı, güvenliğin hayatın en yaşamsal unsuru olduğunun bilincindedir.

KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar'ın 2020 seçimlerini kazanarak ortaya koyduğu "2 devletli çözüm vizyonu", en doğru zamanda, bölgedeki kaotik dönemin jeopolitik gerçek ve tehlikelerine karşı bir yanıt, bir başkaldırı niteliğindedir. Devletini inşa etmek için birçok imtihandan başarıyla geçen Kıbrıs Türk halkı, her zaman özgürlük fikrine ve bağımsızlık davasına bağlı kalan atalarımızdan bize miras kalan bu kutsal toprakları anavatan Türkiye'nin etkin ve fiili garantörlüğü ile koruyacak ve gelecek nesillerin bir kez daha soykırımla sınanmasına asla izin vermeyecektir. Başta Amerika Birleşik Devletleri (ABD) olmak üzere Batılı devletlerinin bölgedeki esas amacı huzur, istikrar ve sürdürülebilir barış ise Türk tarafının ortaya koyduğu işbirliği önerileri ve adada var olan 2 devletin iyi komşuluk ilişkilerine dayanan yeni siyasetinin önemini samimi olarak değerlendirilmesi gerekir.

Kaynak: AA

Editör: Bilge Güler