Laiklik hür düşünceyi güvence altına almıştır

14.02.2020 10:00

Laiklik ile aynı zamanda hür düşünce güvence altına alınarak, toplum hayatına din hürriyeti getirilmiş ve kişiler de dini inançlarında serbest bırakılmışlardır. Bu anlamda laiklik, kesinlikle “din düşmanlığı” ya da “dinsizlik” değildir. Klasik anlamda din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek olan laiklik, devlet işlerinin din kurallarına göre değil, akla, mantığa ve bilimsel sonuçlara göre yürütülmesini amaçlar.

BUGÜNKÜ CHP’NİN UNUTTUĞU ATATÜRK VE CUMHURİYET İLKELERİ (5)

LAİKLİK: Laik kelime olarak; ruhani olmayan kimse, dini olmayan şey, fikir, müessese, prensip demektir. Laik olmak; dünya işlerini, din işlerinden, dini otoriteden ayrı olarak ele almak anlamına gelmektedir. Laiklik ise; sosyal hayatta din kurallarına tâbi olmayan hukuk anlayışını ifade eder. Hâlbuki gerçek anlamda laiklik; din ile devlet işlerinin ayrılması ve devletin din karşısında tarafsız kalmasını ve farklı dinlere inananlar arasında hiçbir ayrım yapılmamasını ve böylece din özgürlüğünün sağlanmasını, buna karşılık dini otoritenin, esasların ve inançların hiçbir şekilde devlet ve dünya işlerine karıştırılmamasını gerektiren bir ilkedir. Başka bir ifade ile devletin Allah ile kul arasından çekilmesi ve dinin de devlet işlerine karışmaması, yani akıl ile imanın yetki alanlarının birbirinden ayrılmasıdır. Laiklik; devlet idaresinin dinin etkilerinden uzak tutulmasını öngörmüş ve aklı ve bilimin doğrularını esas alarak, devlet yönetiminin bu esaslar çerçevesinde gerçekleştirilmesini amaçlamıştır.

23 Nisan 1920'de, TBMM'nin açılış töreninde Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarıyla dua ederken.

Laiklik ile aynı zamanda hür düşünce güvence altına alınarak, toplum hayatına din hürriyeti getirilmiş ve kişiler de dini inançlarında serbest bırakılmışlardır. Bu anlamda laiklik, kesinlikle “din düşmanlığı” ya da “dinsizlik” değildir.

Klasik anlamda din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması demek olan laiklik, devlet işlerinin din kurallarına göre değil, akla, mantığa ve bilimsel sonuçlara göre yürütülmesini amaçlar. Bu anlamda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin; akla, mantığa ve bilimin doğrularına göre yönetilmesi amaçlandığından, devlete böyle bir nitelik kazandırılmıştır. Laiklik kelimesi Osmanlı Devleti’ne Meşrutiyet yıllarında girmiş ve lâ dini ve lâ ruh-bani şeklinde kullanılmıştır. Dolayısıyla bu dönemde, bu günkü modern anlamda olmasa da, din ve mezhep hürriyetinin tanınması noktasında, Osmanlı Devleti’nde laikliğe doğru bir yönelişin olduğu görülmektedir.

Laiklik esası, Türk devlet yaşamına cumhuriyetle birlikte girmiştir ve doğal olarak gelişimi de hep bu rejim içinde sürdürmüştür ve sürmektedir. Laiklik; Milli Mücadele döneminde ortaya çıkan milli egemenlik prensibinin tabii bir gereği olarak, yeni Türk devletinin temel ilkelerinden birisi olmuştur. Bu dönemde, siyasi, sosyal, hukuki ve ekonomik zorunluluğun bir sonucu olarak ortaya çıkmış olan laiklik, devlet idaresi ile birlikte, hukuk, eğitim ve dil alanlarını da kapsar. Laiklik; Batı ülkelerinde olduğu gibi, Türkiye’de de cumhuriyet ile birlikte pozitif hukuk alanına girmiştir. Bu olay, özellikle devlet idaresini ve toplumsal kurumları, dini kuralların etkisinden tamamen uzaklaştırmıştır.

Saltanatın, halifeliğin kaldırılması gibi inkılâplar lâikliğe gidişi kolaylaştırmıştır. Lâikliğin en büyük aşaması ise, Türk Medeni Kanunu’nun 1926 yılında kabulüdür. Medeni Kanun, Borçlar Kanunu ile birlikte 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girmiş, dolayısıyla cumhuriyetin idaresinin oturtulmasında lâiklik önemli bir yere sahiptir. Lâiklik uzun bir gelişimin sonucunda Türk toplumunun ana belirleyici öğelerinden birisi olmuştur. Mustafa Kemal Atatürk’e göre din, bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanın emrine uymakta serbesttir. Dine saygı, inanan kişinin haklarına saygının bir sonucudur.

Özellikle bu dönemde, Milli Mücadele’ye karşı gerçekleştirilen isyanlar ve yayınlanan fetvalar, en başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere milli mücadele önderlerini, Türkiye’yi çağdaş ve modern bir devlet yapmanın gerekliliğine inandırmıştı. Bu çerçevede, daha bu dönemde din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak, dinin devlet üzerinde olabilecek baskısını ortadan kaldırmak ve dinin politikaya karıştırılmasını önlemek temel hedeflerden birisi olarak belirlenmişti. Bu sebeple, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak, yeni Türk devletinin en belirgin özelliklerinden birisi olmuştur. Bu çerçevede, Türkiye’de din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması amacıyla, devletin laikleştirilmesi öngörülmüş ve bunun için bazı çalışmaların gerçekleştirilmesi gerekmiştir. Bu maksatla, 3 Mart 1924 tarihinde; Halifelik ve Şer’iyye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmış ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılmıştır. 10 Nisan 1928’de Anayasa’da yer alan “Devletin dini İslam’dır. ” ibaresi çıkarılırken, 5 Şubat 1937 tarihinde de laiklik diğer Atatürk ilkeleriyle birlikte Anayasa’ya girmiştir. Böylece, Türkiye’de laikliğin önündeki engeller ortadan kaldırılarak, Türkiye Cumhuriyeti resmen laik yapıda bir devlet haline getirilmeye çalışılmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün gerçekleştirdiği inkılâpların temelini teşkil eden laiklik, Türk milletinin maddi, manevi ve fikri yapısını modernleştirmeyi amaçlar. Bu dönemde, toplum hayatından hurafelerin atılması, din adına yapılan şahsi istismarların önüne geçilmesi gibi yapılan çalışmalar, milleti modernleştirme amacına yöneliktir. Bu çerçevede, yapılan düzenlemeler zaman içerisinde sosyal ve kültürel hayatımızı yeniden şekillendirmiştir.

Gerçekte laiklik bir “özgürlük alanı”dır. Çağdaş demokrasilerde mutlaka olması gereken üç temel özgür alanından biridir: “Din ve vicdan özgürlüğü.” Yani bir dine inanma veya inanmama özgürlüğü ve inandığı dinin gereklerini yapma veya yapmama özgürlüğü. Bu nedenle bir demokrasi mutlaka laik karakterli olmak zorundadır. Yoksa özgürlüklerin bir ayağı eksik kalır. Gerçek bir “dindar”ın inancını en iyi yaşayabileceği sistem de bundan dolayı Laik demokrasidir.

İNKILAPÇILIK

İnkılâp; Arapça, kalp kelimesinden gelmiş olup, bir milletin sahip olduğu, siyasi, sosyal ve askeri alanlardaki kurumların devlet eliyle makul ve ölçülü metotlarla köklü bir şekilde değiştirilmesi olarak tanımlanmaktadır. İnkılâpçılık ise; kurucu ve yapıcı bir düşünceyle modern toplum hayatında yeni ilerleme ve gelişmelere imkân hazırlamaya yönelik bir düşünceyi benimsemektir. İnkılâpçılık; bir taraftan modernleşmenin, gereği yeni inkılâpları öngörürken, diğer taraftan da ileriye yönelmeyi gerekli kılmaktadır. Bu anlamda, inkılâpları sevmeyi ve korumayı, onları medeni ve insani yaşayışın gereği olarak savunmayı öngörür. İnkılâpçılık; Mustafa Kemal Atatürk’ün diğer ilkelerini de içine alan, bir genel ve ana ilkedir. Bu anlamda inkılapçılık ilkesi; sadece gerçekleştirilmiş olan bütün inkılâplar ve ilkelere sahip çıkmayı değil; zamana uygun olarak düşünce sisteminin ve öngörülen toplumsal, siyasal, ekonomik yapının/ modelin değişim ve dönüşümünü ifade eder. Mustafa Kemal Atatürk’e göre; Türk Inkılâbı, Türk milletini son asırlarda geri bırakmış olan müesseseleri yıkarak, yerlerine milletin en yüksek medeni icaplara göre ilerlemesini temin edecek yeni müesseseleri koymuş olmaktır. Onun inkılâpçılık anlayışını ise; Türk milletinin ilerlemesini sağlayacak müesseseleri benimseyerek korumak ve savunmaktır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün inkılâpçılık anlayışının temelinde Türk milletini, dünya kültür ve medeniyetinden yararlandırma düşüncesi vardır. Ancak, Türk Inkılâbı prensip olarak, toplum hayatında pratik ve teorik manada ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak ve problemleri çözmek şeklinde gerçekleşmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, yeri ve zamanı gelince gerçekleştirdiği bu inkılâplar ile Türk milletini önceden planladığı çağdaş medeniyet seviyesine ulaştıracak adımları birer birer atmıştır. Bu anlamda, gerçekleştirilen bütün inkılâplar, Türk milletinin ilerlemesini sağlamaya yönelik olmuşlardır.

Mustafa Kemal Atatürk, Türk milletinin ilerlemesinin devam etmesi ve bunu sağlayan ilke ve inkılâpların güvence altına alınması amacıyla inkılâpçılık ilkesini, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel prensiplerinden birisi olarak kabul etmiş ve bu ilkeyi de Anayasa’ya koydurmuştur. Bu noktada inkılâpçılığın esasını da, eskiyi canlandırma teşebbüslerine imkân vermeyecek sağlam bir yeni düzen kurmak ve Türk milletinin ilerlemesini sağlamak maksadıyla yapılmış inkılâpları koruyup, savunarak bu yönde ortaya çıkacak yeni ihtiyaçlara göre, akılcı, bilimsel ve ilerici çalışmalar yapmak oluşturmaktadır.

CUMHURİYET’İN BÜTÜNLEYİCİ İLKELERİ

Tam Bağımsızlık
Devletler hukukuna göre, bağımsızlık; bir devletin başka bir devlete veya milletlerarası bir müesseseye tabi olmaması veya bağlı bulunmaması demektir. Siyasi bağımsızlık; “Devletin, devletler hukuku tarafından kendisine tanıdığı bir milletlerarası yetkidir. Bağımsız devlet diğer devletlerle olan münasebetlerinde, devletler hukukunun tanıdığı bu yetkileri serbestçe yerine getirir. ” Bir devletin siyasi bağımsızlığı, daha kuvvetli bir devlet tarafından alınmasını arzu etmediği tedbirleri kuvvet tehdidi veya zor kullanılması karşısında almaya kalkarlarsa ihlâl edilmiş olur. Siyasi bağımsızlık, devletin, devletler hukuku tarafından kendisine tanıdığı milletlerarası bir yetkidir. Bağımsız devlet diğer devletlerle olan münasebetlerinde, devletler hukukunun tanıdığı bu yetkileri serbestçe kullanır ve milletlerarası yükümlülükleri de serbestçe yerine getirir. Devletin, devlet olabilmesi için en önemli unsurlarından biri olan bağımsızlık, sosyolojik açıdan bir topluluğun millet haline gelebilmesi için de önemli bir zarurettir.

Amasya Genelgesi’nden itibaren, Sivas ve Erzurum Kongrelerinin kararları gayesi hür ve müstakil yaşamayı ve bu yolda düşmanlara karşı mücadele gerçekleştirmekti. Milli hâkimiyet esasına dayalı, kayıtsız şartsız müstakil yeni Türk devletinin kurulması ve Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşaması yeni kurulan devletin esas fikir ve gayesi ile olmuştur. Yeni devletin, diğer devletlerle olan münasebetlerinde, siyasi bağımsızlığa verilen önem, politik tutumun temelini teşkil etmiştir. Mustafa Kemal Atatürk; “Türk’ün haysiyet ve izzeti nefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evlâdır. Binaenaleyh, Ya îstiklâl, Ya ölüm!” ifadelerinden de hareketle, Türk milletinin bağımsızlığına hassasiyet göstermiştir. Bu doğrultuda; Milli Mücadele’nin özellikle kongreler dönemi, tam bağımsızlık fikrinin yerleştirilme çabalarını içerir.

Milli Mücadele’de bağımsızlık fikrimizi şekillendiren Mustafa Kemal Atatürk’ün anlayışı sadece siyasî bağımsızlık olarak algılanmamalıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün üzerinde yapmış olduğu çalışmalar, İstiklal Savaşı’nın kültür alanında devamından başka bir şey değildir. Nitekim Sakarya Muharebesi sonrasında, Ankara Antlaşması’nın imzasının evvelinde ifade ettiği gibi; “İstiklâl-i tam denildiği zaman bittabi, siyasî, malî, iktisadî, adlî, askerî, harsî v. s her hususta istiklâl-i tam ve serbesti demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde, istiklâlden mahrumiyet, millet ve memleketin, manayı hakikisiyle istiklalden mahrumiyet demektir.” Mücadelenin esasını teşkil eden tam bağımsızlık ilkesi dönem boyunca büyük azimle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır.

YARIN: MİLLİ EGEMENLİK