Malta sürgününde bir düşünce adamı

İŞGAL VE KURULUŞ GÜNLERİNDE ZİYA GÖKALP: SÜRGÜN HAYATI VE ANKARA GÜNLERİ-2-

19.02.2019 09:55

İŞGAL VE KURULUŞ GÜNLERİNDE ZİYA GÖKALP: SÜRGÜN HAYATI VE ANKARA GÜNLERİ-2-

Prenses Ena zırhlısının 2759 sürgün numaralı siyasi esiri Ziya Gökalp, 11 arkadaşı ile birlikte Limni Adası’nın Mondros şehrinde bir kışlada 4 ay tutulduktan sonra, 18 Eylül’de alınıp 22 Eylül’de Malta’ya getirilerek Polverista’da bir kışlada diğer sürgünlere dahil edildiler. Ziya Bey burada, Alman esirleri tarafından yapılan barakalardan birine yerleşmişti.

Biz konuşurken tükeniriz. Onda, harcadıkça artan bir zenginlik vardı. Cümleler, gittikçe daha güçleniyor ve daha zenginleşiyordu. Kaç kez evine barkına, çocuklarına, kendisine gerekli şeyler konusunda bir buyruğu olup olmadığını sormak istedim. Her seferinde omuzlarını kaldırıp o cana yakın davranışıyla başını sağa sola eğdi: ‘Bilmem ki… Hiçbir şey aklıma gelmiyor. Bir eksiğim yok, sanırım!’ dedi. Buna yarım saat sonra ben de inanmıştım. Ziya, gerçekten her türlü gereksinmelerin üstünde bir olgundu. Giderken sorduklarım için özür dilemek zorunda kaldım…”

‘İNTİKAM MANTIĞI’ VE YARGILAMALAR

Ziya Bey’in dediği gibi “intikam mantığı” çalışmaya başlar. 2 Şubat 1919 tarihli Ati Gazetesi’nde Celal Nuri (İleri), Gökalp’i “sinir ve ruh hastası”, fikirlerini de “çılgınlık” olarak gösterir. Aynı tarihlerde Ali Kemal de “Gökalp idam edilmelidir!” diye yazar. İttihatçıları yargılayacak mahkeme bu “intikam mantığı” içinde mayıs ayı başlarında çalışmaya başlar. İleri gelen İttihatçılar, “Teşkilat-ı Mahsusa’nın tehcir (göçe zorlama) ve takdil (katletme) işlerinde kullanılması” başta olmak üzere birçok suçla suçlandıkları davanın duruşmalarında Gökalp, 6 Mayıs 1919 günü ilk defa dinlendi. Bu duruşmada kendisine sorulan soru, İttihat ve Terakki ile Müdafaa-i Milliye Cemiyeti ilişkileri idi. Ziya Bey’in ikinci duruşması 12 Mayıs 1919’da yapıldı. Bu duruşmada Yeni Mecmua’daki bir yazısından hareketle “Turancılık” ile suçlandı ve bu konudaki düşünceleri bir bilim adamı titizliği içinde anlattı. Son duruşması 17 Mayıs 1919 günü idi. Suçlamaların esasını teşkil eden meselenin (Ermeni tehciri) ele alındığı bu oturumda Ziya Gökalp, bütün birikimini tarihe geçirecek olan, bugün aynı meselede Türk tezinin esasını oluşturan ve İngiltere’nin Türklüğü mahkûm etmek için bütün gücüyle desteklediği mahkemenin tezlerini yerle bir eden tarihi bir cevapla suçlamaları karşıladı:

“Reis- Türkler tarafından bir Ermeni katliamı olmuştur. Bunda ‘fetva’yı siz vermişsiniz. Buna ne dersiniz? Z. Gökalp- Milletimize iftira ediyorsunuz! Türkiye’de bir Ermeni katliamı değil, bir Türk- Ermeni mukatelesi (vuruşması) olmuştur! Bizi arkadan vurdular, biz de vurduk!” Bu oturumu takip eden gazeteci Hakkı Süha (Gezgin) o günün devamını şöyle anlatıyor: “Böyle bir cevap alacaklarını ummamışlardı. Nazım Paşa’nın ağzı açık kaldı. Kaşları alnına tırmanmış, gözleri fal taşına dönmüştü. - Demek tehciri de mazur görüyorsunuz? Diye bağırdı. Ziya, Diyarbakır şivesiyle: - Tebî, demekten çekinmedi. Bundan sonra Divan’ca en ağır, en korkunç suç sayılan şeyler birer birer sıralandı. O, hepsini birer ‘Tebî’ ile karşıladı. Divan-ı Harb’in kanlı dekorundaki azametli gösterişi yıkan bu cevaplarda bir tarih vardır. Çünkü bu cevapları aldıktan sonra ve salonda bu cevapların uyandırdığı hayran uğultuyu duyduktan sonra, hâkimlerle maznunlar arasındaki mesafe kalkmış ve her iki taraf da müşterek bir düşman karşısında bulunduklarını anlamışlardı. Nazım Paşa’nın istifa kararında, bu tarihi anın tesiri büyüktür. Ziya, velîlere mahsus vakarı, namus ve faziletle aydın yüzü, inandırıcı, ilmi ve vecidli heyecanıyla, bir çocuk gibi girdiği Divan’dan (Mahkeme) işte böyle bir kahraman olarak çıkmıştı.” Ziya Gökalp, mahkeme salonundan “önderimiz nereye gidiyorsun, seninle beraberiz!” bağrışları arasında çıkmıştır.

Dönemin İngiliz gizli belgelerine göre, mahkemedeki soruşturma sırasında Ziya Gökalp’in verdiği cevaplar ve bunların ertesi gün basına yansıması, “soruşturmanın sarsılmasına” sebep olmuştur. Konuşmanın geniş yankılar yapması doğaldı. Çünkü iki gün önce, 15 Mayıs 1919’da Yunan ordusu İzmir’e çıkmıştı. Tüm ülkede hava birden gerilmişti. 17 Mayıs’ta Ziya Gökalp mahkemenin karşısına dikilip gürlemişti. İstanbul’daki İngilizleri bir telaş almıştı. Sabrı taşan Türk milleti Bekirağa Bölüğü’nü basıp, haksız yere tutuklananları kurtarabilirdi. 23 Mayıs 1919 Cuma günü Sultanahmet Meydanı’nda büyük bir miting yapılacaktı. Miting için toplanan halk Bekirağa Bölüğü’ne yürüyebilir ve tutukluları kurtarabilirdi. Ya da Türk makamları tutukluları serbest bırakabilirdi. Mitingten bir gün önce 22 Mayıs Perşembe günü, Bekirağa Bölüğü’ne İngiliz ve Fransız askeri muhafızları yerleştirildi. Türk muhafızları geri çekildi.

‘BÜTÜN ÜMİDİMİZ MUSTAFA KEMAL’DEDİR’

Bekirağa Bölüğü’nde tutuklu iken o günlerde Ziya Gökalp’in ziyaretine Tahsin Nahit gelir. Ona söyledikleri tarihe ışık tutacak nitelikte ve çok önemli tespitlerdir: “Bütün ümidimiz Mustafa Kemal’dedir. O bir şeyler yapabilir. Milliyetçiler de ne yapılması lazım geldiğini biliyorlar.” Ziya Gökalp’in bu iman ve inancının boş bir hayalden ibaret olmadığı, az zaman sonra anlaşılacaktır. Bu konuların, yani devletin ve milletin istikbali ile ilgili hususların İttihatçı liderler tarafından çok yönlü olarak Birinci Dünya Savaşı şartları içerisinde görüşüldüğü ve belirli hazırlıkların alternatifli olarak hazırlandığı anlaşılmaktadır. Yahya Kemal’in (Beyatlı) anılarında bahsettiği üzere; “daha 1915’te itilaf donanması Çanakkale’ye savlet ettiği (saldırdığı) zaman İttihatçıların İstanbul’un düşmesi tehlikesi karşısında ne yolda tedbirler alınacağını konuştukları” bilinmektedir. Müdafaa-i Milli Cemiyeti, Teşkilat-ı Mahsusa eliyle ve harbin sonuna doğru bu maksatla kurulmuştu. Refik Halit’in (Karay) anılarında bahsettiği bir görüşme ve konuşulanlardan bu anlaşılmaktadır. 1918 yılı kasım ayı başında gerçekleşen görüşmenin muhatabı İttihat ve Terakki’nin son kabinesinde Maarif Nazırlığı görevinde bulunan Şükrü Bey’dir. Zaman Gazetesi idarehanesinde Şükrü Bey’le görüşen Refik Halit Karay’ın, “ne şartla olursa olsun, derhal mütareke akdetmek gerekir, başka çare göremiyorum” demesi üzerine Şükrü Bey, “çare vardır: Anadolu’ya geçip mukavemet etmek!” diyecektir. Bunun üzerine “Ah bu İttihatçılar!” diye serzenişte bulunan Refik Halit’in “ne ile, nasıl?” diye sorması üzerine biraz da açıklamak için tereddüt ettikten sonra, şunları söyledi: “Hükümet bu ciheti düşünerek tedbirleri evvelce almıştı… Dağ ve çete muharebesi için silah, cephane, teşkilat, hepsi hazırdır, elli sene dayanırız!”

BİR MALTA SÜRGÜNÜ: 2759 ZİYA GÖKALP

27/28 Mayıs 1919 gecesi İngilizler, Bekirağa Bölüğü’nü bastılar. Buradan 78 tutukluyu alıp Galata Limanı’nda bekleyen “Prenses Ena” gemisine yüklediler. Geceyi gemide geçirdiler, gemi sabah demir aldı ve Malta’ya doğru hareket etti. Tutuklulardan 12’si Limni Adası’na indirildi. Bunlar daha sonra Malta’ya götürüleceklerdi. Aralarında Ziya Gökalp’in de bulunduğu, Malta’da kendilerine verilen sürgün numaralarına göre, bu 12 kişinin isimleri ve sürgün kamp numaraları ve eski görevleri şöyleydi: Prenses Ena zırhlısının 2759 sürgün numaralı siyasi esiri Ziya Gökalp, 11 arkadaşı ile birlikte Limni Adası’nın Mondros şehrinde bir kışlada dört ay kadar tutulduktan sonra, 18 Eylül’de alınıp 22 Eylül’de Malta’ya getirilerek Polverista’da bir kışlada diğer sürgünlere dahil edildiler. Ziya Bey burada, vaktiyle Alman esirleri tarafından yapılan barakalardan birine yerleşmiş, kendi ifadesiyle, “çatısı güzel olduğu gibi, sekiz penceresi camlı ve yeşil panjurlarla süslü” köşküne bir sandalye, bir kanepe ve iki masa koymuş, vaktinin önemli bir kısmını okuyarak ve barakanın bahçesindeki çiçekler ve ağaçlarla uğraşarak geçirmeye başlamıştır. Evet, Ziya Gökalp, önce Limni Adası’na, sonra Malta’ya sürülen bu on iki kişilik grup arasındadır. Limni ve Midilli’deki kamplardan eşine ve kızlarına pek çok mektup göndermiştir. Bu mektuplar yukarıda ailesinden bahsettiğimiz bölümde ele alındığı için burada üzerinde durmayacağız.

KAMPLARI KISA SÜREDE BİR OKULA ÇEVİRDİ

Ziya Gökalp bu sürgün hayatında hiç değişmemişti. İlk günleri bir köşede kendi âleminde yaşadı, sonra etrafında hayli “mürit” (seven/öğrenci) toplandı, tıpkı Selanik Beyaz Kule Bahçesi’nde, İstanbul Türk Ocağı’nda, Edebiyat Fakültesi’nde olduğu gibi. O’nun bir düşünce adamı olarak kampları kısa sürede bir okula çevirdiği görüldü. Özellikle Polverista Kışlası kısa sürede bir “üniversite” haline geldi. Hoca Ziya Gökalp, öğrenciler ise seviyeleri çok yüksek olan sadrazam dahil devlet adamları, yüksek rütbeli komutanlar, çok meşhur gazeteciler, yazarlar ve milletvekilleri idi. Sayısı 110 kişiden fazla olan öğrencileri ellerinde bir defter kalem ile derslere, konferanslara gelir, Ziya Gökalp’ten, felsefe, sosyoloji ve tarih dersleri dinlerlerdi. Ziya Bey, sürgünlerin isteği üzerine Türk tarihi, Türk medeniyeti, devlet teşkilâtı gibi konular üzerinde konferanslar da vermiştir. DEVAM EDECEK

Ziya Gökalp’in bu iman ve inancının boş bir hayalden ibaret olmadığı, az zaman sonra anlaşılacaktır. Bu konuların, yani devletin ve milletin istikbali ile ilgili hususların İttihatçı liderler tarafından çok yönlü olarak Birinci Dünya Savaşı şartları içerisinde görüşüldüğü ve belirli hazırlıkların alternatifli olarak hazırlandığı anlaşılmaktadır.