Milli Mücadele, milli hakimiyete dayanır

15.02.2020 09:40

BUGÜNKÜ CHP’NİN UNUTTUĞU ATATÜRK VE CUMHURİYET İLKELERİ (6)

Milli Mücadele’yi meşru zemine oturtmak gayesi ile hareket eden Mustafa Kemal Atatürk, bunun ancak milli hakimiyet esasına dayanması gerektiğine inanmaktadır. Bu kararlılık dahilinde Amasya Genelgesi’nde, milletin hiçbir sınıra bağlı olmadan egemenliğine sahip çıkması gereğini, Mustafa Kemal Atatürk en açık biçimde haykırmıştır.

EKONOMİK bağımsızlık için, İzmir’de İktisat Kongresi toplanmış, Lozan’da Osmanlı’yı Batı’nın emperyalist güçlerinin sömürgesi haline getirmiş olan kapitülasyonların kaldırılması için fevkalade hassasiyet gösterilmiştir. Mücadelenin zaferle neticelendirilmesinin hemen ardından da “Teşvik-i Sanayi” gibi dış bağımlılıktan kurtulup, milli sanayi oluşturmak için kanunlar çıkarılmıştır. Benzer şekilde, kültürel bağımsızlığın sağlanması için Anadolu’daki yabancı ve azınlık okulları kapattırılmış, öğretim birleştirilmiş, Türk Tarih ve Dil Kurumları vücuda getirilmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün siyasi, iktisadi, kültürel bağımsızlık hareketi sadece Türkiye sınırları içerisinde kalmamış, o güne kadar Batı emperyalizminin sömürgeleri olan mazlum milletlere de örnek teşkil ederek onların uyanışını sağlamıştır.

MİLLİ EGEMENLİK

Milletin kendisini yönetecek siyasi otoriteyi kendisinin seçmesi anlamına gelen milli hâkimiyet, en kısa tanımıyla egemenliğin kaynağının millete ait olması manasını taşımaktadır. Millet, kendisini oluşturan kişilerin toplamından farklı ve ayrı olarak onların bir sentezinden ortaya çıkmış bağımsız bir kişiliktir. Egemenlik ise millet denilen varlığın, toplumun genel iradesidir. Bu irade üstün iktidar ve güç olarak millete aittir. Egemenliğin menşei ilâhî iradeye değil, millî iradeye dayanmaktadır. Millet iradesi ise ferdî iradelerin toplamına eşit değildir. Ferdî iradelerin bir araya gelmesinden, kaynaşmasından, sentezinden meydana gelmiştir. Milli egemenlik, milletleşme olayına bağlı, milletin bölünmez iradesidir. Egemenlik, devletin unsuru olduğu kadar onun kişiliğinin de ifadesidir.

Eski çağlarda insan topluluklarını idare eden hâkimiyet sahipleri, egemenliklerinin kaynağını ilahi güçlere dayandırarak otoritelerini pekiştirme yoluna bu şekilde gitmişlerdir. Bu nedenle hâkimiyet daima bir soyun veya bir grubun olmuştur. Türklerin İslamiyet’i kabullerinden evvel hâkimiyetin kaynağı ilahi idi. Tanrı’nın, hâkimiyetinin doğrudan doğruya değil, bir vasıta ile kullanıldığına inanılmaktaydı. Bu vasıta da Türk Kağanı idi. Bu duruma göre, Türk Kağanı’na devlet idare etme güç ve yetkisi, Tanrı tarafından bağış olarak verilmekteydi. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, Türk hükümdarı kendisini Tanrı tarafından seçilmiş ve bazı olağanüstü güç ve yeteneklerle donatılmış bir kimse olarak görmekte ve kabul etmekteydi. Türk-İslam siyasi teşekküllerinde devlet teşkilatının başında “sultan” unvanını taşıyan bir hükümdar bulunuyordu. Sultan, Arapça kökenli bir kelime olup, başlangıçta “otorite” veya “hükümet” anlamına gelen soyut bir isimdi. Müslüman Türk hükümdarları, devletin başı olmaları sıfatıyla, iktidarlarının içeride ve dışarıda meşru bir kuvvet olarak tanınması ve kabul edilmesi için birtakım hâkimiyet ve hükümdarlık sembolleri almışlar ve kullanmışlardır.

OSMANLI DEVLETİ

Fransız İhtilâli’nin en önemli fikir hareketi olan milli hâkimiyetin getirdiği, siyasi otoritenin, parlamento vasıtasıyla halka karşı sorumluluğu ve yetkilerin denetlenmesi anlayışı zamanla Osmanlı Devleti’nde de etkili olmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’nde padişahlık müessesesinin mutlak otoritesinden ödün verme olarak nitelendirebileceğimiz Senedi-İttifak, Tanzimat Fermanı, Meşrutiyet hareketleri ve anayasa düzenlemeleri bu konudaki önemli gelişmeler olmasına rağmen, yine de gerçek anlamda milli hâkimiyet anlayışını tam manasıyla tatbik edilememiştir. Türk Anayasa Hukuku’nda hâkimiyetin topluluğa aidiyetini gösteren bir pozitif metnin mevcudiyetine gerek Tanzimat, gerekse I. ve II. Meşrutiyet devirlerinde rastlamak mümkün değildir. Millî egemenlik ve bunun tabii bir sonucu ve devamı olarak millî irade mefhumları, siyasî hayatımıza Millî Mücadele sürecinde girmiştir. Bu ilkeyi Milli Mücadele Hareketi’nin ve kurduğu devletin temel niteliklerinden birisi yapmış olması, Mustafa Kemal Atatürk’ün başarıya ulaşmasını sağlayan unsurlardan biridir.

Balkan, I. Dünya ve Kurtuluş Savaşları sonrası 13 milyondan fazla nüfusa sahip Anadolu’da, ekonomi ilkel metotlarla yapılmakla birlikte tarıma dayalıydı. Toplum içinde sosyal hareketliliği sağlayacak herhangi bir şeye rastlanmadığı gibi, ulaşım şebekesi yetersiz ve harap durumdaki demir yollarından oluşmaktaydı. Bu şartlar altında yaşayan bir nüfusun yapısal karakterinin gelenekçi ve cemaatçi bir niteliğe sahip olması da doğaldı. Geleneksel yapıdaki toplumların ortak özelliği sahip oldukları siyasi, sosyo-kültürel kurumlardaki uygulamalarda yaşanan köklü değişimleri çok zor kabul ediyor olmalarıdır. Türk milletinin tarihinde önemli değişim ve dönüşümlere imza atılan bir dönemde lideri olarak Mustafa Kemal Atatürk köylüsüyle, aydınıyla, devlet adamıyla, askeriyle, öğrencisiyle milletini bütünleştirmeyi başararak Türkiye Cumhuriyeti Devleti gibi önemli bir eseri inşa etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin yapı olarak artık sonuna gelindiği bir dönemde uçurumun kenarına gelen bir milletin daha önce alışılagelmiş yaklaşımları terk ederek lideri ile bütünleştiğini görmekteyiz. Egemenliğin menşei ilâhi irade yerine, kayıtsız şartsız ve doğrudan doğruya Türk milletine ait olduğu zihniyetini devlet hayatımıza kazandıran ulu önder ve silah arkadaşları olmuştur. Bir şahsın veya bir ailenin hâkimiyetine tabi olmayı kabul etmiş olan bir milleti hâkimiyetin ve erkin sahibi yapmak çok kolay değildir Mustafa Kemal Atatürk, milletimizin bu özelliğini son derece iyi gözlemleyerek ve değerlendirerek temelini halk egemenliğine dayandırdığı inkılâplar doğrultusunda yapacağı dönüşümü aşama aşama gerçekleştirmiştir.

Bu aşamaları da şu şekilde özetlemek mümkündür: Mustafa Kemal Paşa’nın 22 Mayıs 1919 tarihli Samsun Raporu’nda; “Millet, millî hâkimiyet esasını ve Türk milliyetçiliğini kabul etmiştir. Bunu gerçekleştirmeye çalışacaktır.” Millî Mücadele Hareketi’nin referanslarını Türk milliyetçiliği fikriyatına bağlanması ve milli irade esasına dayandırması fevkalade önemlidir. Bir taraftan işgal kuvvetlerine, diğer taraftan İstanbul Hükümetlerine karşı varlık mücadelesi verildiği sırada Mustafa Kemal Atatürk ve önder kadro, bir ihtilal beyannamesi olarak nitelendirebileceğimiz Amasya Genelgesi’nde; “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” şeklinde bir ifadeye yer vererek milli hâkimiyet esasına dayalı yeni bir yönetimin kurulacağına dair ilk adımı atmış sayılabilirler.

MİLLET ADINA

Bu sayede, Milli Mücadele’yi meşru zemine oturtmak gayesi ile hareket eden Mustafa Kemal Atatürk bunun ancak Milli Hâkimiyet esasına dayanması gerektiğine inanmaktadır. Bu kararlılık dahilinde Amasya Genelgesi’nde, milletin hiçbir sınıra bağlı olmadan egemenliğine sahip çıkması gereğini, Mustafa Kemal Atatürk en açık biçimde haykırmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, milletin azim ve kararını tecelli ettirmek üzere de Sivas’ta millî bir kongrenin toplanmasını zarurî buluyor ve bu maksatla seçilecek temsilcileri davet ediyordu. Sivas Kongresi hazırlıkları yapılırken, doğu vilâyetlerini içine alan bir kongre Erzurum’da yapılmıştır. Mustafa Kemal Atatürk, kongredeki nutkunda, Millî Kurtuluş hareketinin ana programı olmak üzere, “Millî iradeye müstenit bir şûra tesisini ve kuvvetini millî iradeden alacak bir hükümetin teşkilini” istemiş ve bu söz Türk İstiklâl Mücadelesi’nin olduğu kadar, Teşkilat-ı Esasiye’nin de temel prensibini teşkil etmiştir. Kongrede ayrıca “Kuva-yı Milliyeyi âmil ve millî iradeyi hâkim kılmak esastır” prensibine dayalı tarihi bir karar alınmıştır. Alınan bu karar artık mücadelenin saltanat adına değil, millet adına yapıldığının bir göstergesidir. Erzurum Kongresi’nin hemen ardından Mustafa Kemal Atatürk, Sivas’ta kurduğu gazeteye “İrade-i Milliye” adını vermiştir. Ankara’ya ulaşılmasının ardından “Hâkimiyet-i Milliye” adı ile kurduğu gazetelere verdiği isimler şüphesiz rastlantı değildir.

23 Nisan 1920 tarihinde açılan TBMM’de “Hâkimiyet bilâkayd-u şart milletindir” denilerek; Milli Hâkimiyet ilkesi resmen yürürlüğe konulmak suretiyle, gelecekte kurulacak olan rejimin halk egemenliği esasını temel alan bir idare şekli olacağı beyan edilmiştir. 23 Nisan’da Mustafa Kemal Atatürk’ün Meclisin açılış sürecinde de ifade edildiği gibi;”…Millî iradeyi bilfiil vatan mukadderatına hâkim tanımak esas umdedir. Türkiye Büyük Millet Meclisinin fevkinde bir kuvvet mevcut değildir. ” TBMM, sorumsuz bir kanun koyucu durumunda değildi. Memleketi saran tehlikeler karşısında, bu Meclisten beklenen iş memleketi kurtarmak, millete istiklâlini temin etmekti. Anlaşılacağı üzere; TBMM, daha kuruluş sürecinde hilâfet ve saltanat makamına hükümranlık hakkını tanımış olan Kanunu Esasi’yi (1876 Anayasası) reddetmiş ve millî egemenlik prensibini kabul etmiştir. Bu süreç aynı zamanda saltanatın hukuki varlığının tartışılır hale geldiğinin açık kanıtıdır.

Nitekim Mustafa Kemal Atatürk, bu konuda şu ifadelere yer vermiştir: “Türkiye Büyük Millet Meclisi, halifenin değildir ve olamaz. Türkiye Büyük Millet Meclisi yalnız ve yalnız milletindir. Milletin intihap ettiği vekillerden mürekkeptir. Bu meclis yalnız ve yalnız milletin emrine mutavaat etmek mecburiyetindedir, ismi ve makamı ne olursa olsun millet bu hakkı bir şahsa tevdi edemez”.

Özgürlük, eşitlik ve adalet esaslarının dayanağının milli egemenlik olduğuna inanmış olan Mustafa Kemal Atatürk’e göre, “Teşkilat-ı Esasiye Kanunu” milletin kendi kaderine kendisinin hâkim olabilme yollarını belirler. Millî Mücadele zaferle neticelendirildikten sonra, vakit geçirilmeden milli hâkimiyet esasına uygun uygulamalara geçilmiştir. Meclis, 1 Kasım 1922 tarihinde saltanatı kaldırarak, saltanat kurumunun hukuki varlığına resmen son verilmiştir. Bu gelişmeyi 29 Ekim 1923 tarihinde cumhuriyetin ilan edilmesi takip etmiş ve yeni Türkiye’nin rejimi belirlenmiştir. Böylece binlerce yıllık devlet geleneğimizde görülen, kurucuların adıyla anılan hanedan devleti yerine milletinden ismini alan bir devlet, Türkiye Cumhuriyeti kurulmuştur.

1924 ANAYASASI

Milli hâkimiyet ilkesinden taviz verilmeyeceği kesin hatlarla 1924 Anayasası’nda da aynı doğrultuda ülkenin idaresinde takip olunacak esasların milli irade tarafından tayin olunacağı ve hükümetin, meclisin içinden çıkarılacağı ilkeleri yer almıştır.

1924 Anayasası’nın 3. maddesinde, “Hâkimiyet büâkaydü-şart milletindir” ve dördüncü maddesinde, “Türkiye Büyük Millet Meclisi, milletin yegâne ve hakikî mümessili olup millet namına hakkı hâkimiyeti istimal eder” denilmektedir. Bu hususlar tarihi bir gerçekliğin ve bir zaruretin ifadesidir. Türk İstiklal Mücadelesi’nde, milli hâkimiyet esası milletimizin manevi dayanağı olmuş, birliğine esas teşkil etmiştir. Milletin manevi kuvvet ve azmi, bu prensipten doğmuş ve gelişmiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün cumhuriyetçilik ilkesi, halk egemenliğini en iyi ve en sağlam biçimlerde temsil eden ve uygulayan bir rejimi ifade eder. Mustafa Kemal Atatürk, halk egemenliği, halk yönetimi ve halkçılık gibi deyimleri öncelikle cumhuriyet kavramı yerine kullanıyordu. Bu doğrultuda 1930’lu yılların başında devlet idaresine dair Mustafa Kemal Atatürk tarafından hazırlattırılmış olan bir çalışmada devlet teşkilatının dayandırıldığı temel ilke demokrasi prensibidir. Mustafa Kemal Atatürk bu prensibi halkçılığın karşılığı olarak da kullanmıştır. Bu esasa göre, “irade ve hâkimiyet milletin geneline aittir ve ait olmalıdır.”

1921 ve 1924 Anayasaları gibi, 1961 ve 1982 Anayasalarında da, Türk İnkılâbı’nın tüm prensiplerinden olan milli egemenliğe gereken önemi vermiş, egemenliğin asli sahibinin yalnız Türk milleti olduğunu açıklamıştır. Milli hâkimiyet ilkesi, yalnız saltanata değil, diktatörlüğe, toplumu bölen etnik ayrımcılığa, sınıf kavgasına dayanan anlayışa karşı olmayı gerektirir.

YARIN: MİLLİ BİRLİK VE BÜTÜNLÜK