Milliyetin bariz vasıflarından biri dil

02.08.2020 10:00

“Bizim milletimiz derin bir maziye (geçmişe) maliktir. Bu düşünce bizi elbette altı yedi yüz yıllık Osmanlı Türklüğünden, Selçuklu Türklerine ve ondan evvel bu devirlerin her birine müsavi (eşit) olan Türk devletlerine kavuşturur.”

G. M. K. Atatürk, 1. Türk Tarih Kongresi (2-11 Temmuz 1932, Ankara / Halkevi) Açılış Konuşması.

Yine Atatürk, Medeni Bilgiler isimli eserde Türk milletini oluşturan tabii ve tarihi olguları sıralarken “dil birliğini” temel bir unsur olarak saymıştır.

Türkçe, Osmanlı Devleti’nin kurulduğu 1300’den beri “resmi dil”; Cumhuriyetin başlangıcından beri de “eğitim-öğretim”, “medya (yazılı-sözlü)” dilidir. Hatta Atatürk “Türk Milleti” kavramını oluşturan ana esasın “Türkçe konuşmak” olduğunu ifade etmektedir. Atatürk, 1931’de Adana Türk Ocağı’nda yaptığı önemli bir konuşmada bununla ilgili olarak şunları söylemiştir:

“Türk demek, dil demektir. Milliyetin çok bariz vasıflarından birisi dildir. Türk milletindenim diyen insanlar her şeyden evvel mutlaka Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, camiasına mensubiyetini (aidiyetini) iddia ederse, buna inanmak doğru olmaz...”

Atatürk’ün bu sözleri hayati önem taşıyan sözlerdir. Bu nedenle, O’nun bu konudaki hassasiyetinin iyi anlaşılabilmesi bakımından bu Adana gezisi ve konuşmanın yapıldığı ortam ile konuşmanın tamamını da vermek istiyoruz:

Atatürk, 8 Şubat 1931’de Ege Vapuru ile İzmir’den başlattığı uzun süreli yurt gezisi sırasında, Antalya ve Mersin’e uğradı. 12 Şubat’ta Adana üzerinden trenle Malatya’ya kadar uzandı. Malatya dönüşü 15 Şubat 1931 günü Dörtyol’a uğradı 16 Şubat 1931 günü Adana’ya gelen Atatürk, o akşam Adana’da, Türk Ocağı başkanı Fahri (Uğurlu) Bey’in Atatürk Bulvarı’ndaki evine konuk oldu.

Ayağının tozu ile dinlenmeden bölgenin iktisadi durumu ile alâkalı tetkiklerine başladı...

17 Şubat günü saat 11.00’de Valilik ve Belediye’yi ziyaret etti. Belediye Başkanı’na: “Şehirde çok değişiklik görüyorum. Geniş, güzel caddeler açılınca, şehir tamamıyla meydana çıkıyor,” demiş ve şehrin imar planı üzerinde görüşlerini söylemişti.

TÜRKÇE ÖN KOŞUL

Belediye’den Türk Ocağı’na geçti. Salonu, Adanalı aydınlar ve gençler doldurmuşlardı. Ocak Başkanı çalışmalar konusunda bilgi verdi. Bir köyde okul ve dispanser açmışlardı. Atatürk:

“Okul ve hastaneyi devlet yapsın. Sizin asıl göreviniz vatandaşı kültürle beslemektir,” dedi. Sonra uzun bir konuşma yaptı. Sözlerini şu cümlelerle tamamladı:

“Memleketin gençliği ile öğretmenleri ile karşı karşıya bulunuyoruz. Öğretmenler, bir görüşle memur sayıldıkları için siyasetle uğraşmaz diye prensip ifade olunur, bu itibarla bütün devlet memurları siyasetle uğraşamaz. Yani memur ve öğretmenlerin görevleri o kadar çok ve önemlidir ki, bütün hayat ve zamanlarını buna ayırsalar ancak resmi görevlerini yerine getirmiş olurlar.”

Daha sonra dil konusunda şunları söyledi:

“Milliyetin çok açık vasıflarından biri dildir. Türk milletindenim diyen insan her şeyden önce ve behemehal (mutlaka) Türkçe konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk toplumuna mensup olduğunu iddia ederse buna inanmak doğru olmaz. Hâlbuki Adana’da Türkçe konuşmayan 20 binden fazla vatandaş vardır. Eğer Türk Ocağı buna müsamaha gösterirse, gençler ve siyasi, içtimai bütün Türk kuruluşları bu durum karşısında duygusuz kalırlarsa en aşağı yüzyıldan beri devam ede gelen bu durum daha yüzlerce yıl devam edebilir. Bunun neticesi ne olur? Herhangi bir felaket günümüzde bu insanlar, başka dille konuşan insanlarla el ele vererek aleyhimizde hareket edebilirler.”

Görüldüğü gibi, Atatürk “Türkçe konuşmayı” “Türk milletinden olmak”ın adeta bir ön koşulu olarak ifade etmektedir ve farklı bir dilde konuşan vatandaşların var olduğunu (Arapça konuşanları kastetmektedir), buna göz yumulmaması gerektiğini belirtmektedir. Bu konuşma ile Atatürk aynı zamanda, adeta günümüzdeki gelişmeleri öngörerek; bu durumun başka devletler tarafından bölücülük noktasında kullanılabileceğini açıkça söylemektedir.

MERKEZI/ÜNİTER-MİLLİ ULUS DEVLET BİLİNCİ

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kurulurken belli bazı temel esaslar üzerine bina edilmiştir. Bunlar, “tam bağımsız devlet, merkezi/üniter-milli/ulus devlet ve demokratik, laik cumhuriyet” temel esaslarıdır. Türk gençliği özellikle millet olma bilinci bakımından merkezi/üniter-milli/ulus devlet esasının altyapısını iyi kavramak durumundadır.

Lozan görüşmelerinde başta İngiltere olmak üzere Batılı devletlerin belli amaçlarla azınlıklar sorununu canlı tutmak arzusunda olduklarını açıkça ortaya koymuşlar; Türkiye’de “Gayrimüslim azınlıklar” dışında başka azınlıklar yaratmak istemişlerdir. Bu konudaki talep ve dayatmaların bugün de devam etmekte olduğu bilinmektedir. Amaç, azınlık haklarını bahane ederek Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni, Osmanlı Devleti’nde olduğu gibi “vesayet” altına almaktır.

Halbuki, Türkiye Cumhuriyeti Devleti hem insan unsurunu yani “Türk Milleti”ni tanımlarken hem de “vatandaşlık hukuku”nu oluştururken yeni azınlıklar yaratmanın önünü kesecek, ulus devletin insan unsurunu birleştirip, bütünleştirecek önemli adımlar atmıştır.

MİLLET SOSYAL BİRLİKTİR

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu iradesini temsil eden Atatürk “Medeni Bilgiler”de “Milletin Genel Tanımı” başlığı altında, “millet hakkında, ikinci derecede unsurları dikkate almayarak mümkün olduğu kadar her millete uyabilecek bir tanımı biz de ele alalım” diyerek şu tanımı yapmıştır:

“a. Zengin bir hatıra mirasına sahip bulunan,

b. Birlikte yaşamak hususunda ortak arzu ve bunu kabulde samimi olan,

c. Ve sahip olunan mirasın korunmasına birlikte devam hususunda istek ve dilekleri ortak olan insanların birleşmesinden oluşan topluma millet adı verilir.

Bu tanım incelenirse bir milleti oluşturan insanların bağlılıklarındaki değer, kuvvet ve vicdan hürriyetiyle insani duyguya gösterilen uyum kendiliğinden anlaşılır;

Gerçekten, geçmişten ortak zafer ve üzüntü mirası;

Gelecekte gerçekleştirilecek aynı program; Birlikte sevinmiş olmak, birlikte aynı ümitleri beslemiş olmak.

Bunlar elbette bugünün çağdaş zihniyetinde diğer her türlü koşulların üstünde anlam ve kapsam alır.

Bir millet oluştuktan sonra bireylerin devlet hayatında, iktisadi ve fikri hayatta ortaklaşa çalışması sayesinde meydana gelen milli kültürde şüphesiz milletin her bireyinin çalışma payı, katılımı, hakkı vardır. Buna göre bir kültürden insanların oluşturduğu topluma millet denir, dersek milletin en kısa tanımını yapmış oluruz” (1929).

Atatürk aynı eserin “Millet” başlıklı bölümünün başında bir genel tanım daha yapmaktadır ki o da şu şekildedir: “Millet, dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı vatandaşların oluşturduğu siyasal ve sosyal bir birliktir.”

Milletin genel tanımını özetle “ortak kültürü paylaşmak” temellinde yapan Atatürk, Türk Milleti’ni de “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir” diyerek tanımlamıştır ki bu da devletin insan unsuru bakımından yapılmış “siyasi-hukuki” bir tanımdır.

Atatürk’ün yaptığı yukarıdaki tanımlarda ve devletin anayasal sistemi içinde açıkça belirtildiği gibi “Türk Milleti” kavramı, sübjektif unsurlara dayanan, günümüzde Amerikan sosyolojisinin de benimsediği “etnik grup” tanımı ile aynı olan bir derinlikte ele alınmıştır.

YARIN: TÜRKLÜK KAVRAMI ‘VATANDAŞLIK’A BAĞLIDIR