Ortodoks Dünyada Teo-Politik Güç Rekabeti

15.04.2022 10:00

Rusya Ukrayna savaşı gittikçe bir kiliseler savaşına dönüşmeye başladı. En son Hollanda Ortodoks kilisesi Rus kilisesinden ayrıldı ve İstanbul’a bağlandığını duyurdu.( 1) Aslında Ortodoks dünyadaki çatlak bu savaştan çok önce başlamıştı. Savaşın nasıl başladığını anlamak için biraz da Ortodoks dünyadaki güç merkezlerini ve merkezler arasındaki rekabetin tarihsel arka planını anlamakta fayda var. İstanbul, Kiev ve Moskova arasındaki teo-politik güç rekabeti nasıl sonuçlanacak ve rekabetin yol açtığı dini jeopolitik nasıl şekillenecek? Kuşkusuz bu soruların cevabı Kiev ve Moskova kadar bizi de ilgilendiriyor. Bu konuda kısaca görüşlerimi aktarmaya çalışayım:

MOSKOVA ORTODOKS KİLİSESİNİN GÜÇ MÜCADELESİ

Katolik ve Ortodoksluk, birbirine oldukça benzer ve bir anlamda “resmi” Hıristiyanlığı oluştururlar. Ortodoks dünyanın Katolik dünyadan ayrılması 1054’deki birbirlerine yönelik aforozlarla başlar. Doğu Roma İmparatorluğu, 1453 yılında tarih sahnesinden silinince, Rus Ortodoks Kilisesi devreye girdi ve kendisini Ortodoksluğun yeni merkezi olarak tanımladı. Bu anlayışa göre artık Moskova Üçüncü Roma olmuştur. Rus Ortodoks Kilisesi, kuruluşundan Bolşevik devrimine kadar geçen zaman içerisinde hem siyasi hem de ekonomik açıdan güçlü bir kurumsal yapıya sahip olmuştur. Bu durum Şubat 1917 tarihi itibarıyla Çarlık rejiminin ortadan kaldırılması ile birlikte son bulmuştur.

Stalin II. dünya savaşı sonrası askerler arasında vatanseverlik ruhunu canlandırmak ve Sovyetler ’in kontrolüne geçen bölgelerdeki kiliseleri, Moskova Patrikliği etrafında toplamak amacıyla Moskova Kilisesini yeniden canlandıracak politikalar izlemeye başladı. Devletin desteğini arkasına alan Rus Ortodoks Kilisesi’nin ilk icraatı, İstanbul Patrikliğini ikinci plana iterek Moskova Patrikliğini evrensellik statüsüne yükseltme girişimi olacaktır. Rus yönetimi, başta Antakya ve İstanbul Patrikliği olmak üzere birçok Ortodoks kilisesine maddi yardımlar sağlar. Ancak Moskova’nın bu politikası İstanbul’un girişimiyle akamete uğrar ve Ortodoks Kiliselerin Moskova’da ekümenik konsil toplaması engellenmiş olur.

Kilise uzun yıllar büyük baskı ve zorluklarla ayakta kalmaya çalışmış; Gorbaçov’un Perestroyka politikalarını fırsat bilerek yeniden merkezi rolünü oynama fırsatı bulur.

SOVYET SONRASI RUS KİMLİĞİNİN İNŞASI

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Rusya Federasyonu, daha önce komünizm tarafından doldurulan ideolojik bir boşlukla karşı karşıya kaldı. Putin döneminde, özellikle Ukrayna Turuncu Devrimi’nden sonra Rusya, Batı’nın cazibesine karşı Rus kimliğini yeniden inşa etme ihtiyacı duydu. Rus Ortodoks kilisesi, bu ulusal markalaşmanın önemli bir bileşeni olmuştur. Rusya eski Sovyetler Birliğinin alanı içinde etki kazanmanın bir yolu olarak Rus Ortodoks Kilisesinin yumuşak gücünden faydalanabileceğini keşfetti.

1991’deki açılımla birlikte Rus Ortodoks Kilisesi’ne yönelik politika gevşetilmeye başlandı? Bunun cevabını aslında Sovyetler birliğinin dağılması ile birlikte güç merkezinin kendini yeniden inşa etmek için neye ihtiyaç duyduğu sorusunda bulabiliriz. Komünizm terk edilirken Rusya ideolojik cazibe merkezini de değiştirmek zorundaydı. Sert ve kaba gücündeki kaybı Rusya din ile yani yumuşak güçle doldurabilirdi. Uzun yıllar komünist değerlerle toplumsal kimliğini kurmaya çalışan Rusya artık bunun yerine hangi değerleri koyabilirdi ki? Rusya’nın benimsediği Komünist ideolojinin çöküşünden sonra, Rusya, çıkarlarını temel alabileceği yeni bir ulusal kimlik yaratmak zorunda kaldı.

Rusya’yı bir kez daha büyük bir güç haline getirme özlemine ulaşmak için, Rus seçkinleri, büyük güç statüsünün üç sütun üzerine inşa edilmesi gerektiğini düşündüler: “Askeri (nükleer) yetenek; ekonomik güç (yani, büyük enerji kaynakları ve uygun pazar gücü); ve ülkenin ötesinde çekici olabilecek açık bir ideolojinin varlığı (yumuşak güç).

Rus Ortodoks Kilisesine bu stratejinin üçüncü ayağı olarak günümüz Rusya’sında özel ve ayrıcalıklı bir yer verilmiştir ve Kremlin tarafından birçok korumaya sahiptir. Rus Ortodoks Kilisesi’ne fiilen devlet destekli bir “vaaz verme yetkisi” verilmiştir. Dmitry Medvedev’in başkanlığında, “2008 Ulusal Güvenlik Stratejisi’ belgesiyle yabancı kültürlerin ve dinlerin “maneviyatı” olumsuz etkileme tehdidine değinilir. Burada maneviyat ile kastedilenin Ortodoks inançlar olduğu açıktır. Moskova Patriği Kiril “kültürel ve manevi çekirdeği” Kutsal Rus kavramı ile doldurmaya çalışır. Kutsal Rus, “uzaktaki bölgelerdeki” dağınık cemaat yapısı ve “yakın yurtdışındaki” “kanonik toprakları” içerecek şekilde Moskova Ortodoks Kilisenin dolayısıyla da Rusya’nın Hegemonik bir çevre inşa etme aracıdır. “Kutsal Rus” üç faktör tarafından birleştirilen bir diasporadan oluşur: Ortodoks Hıristiyan inancı, Rus dili ve ortak bir tarihsel bellek. İşte Ukrayna tam da bu çevrenin merkezinde yer alır çünkü bu üç faktörü de içermektedir.

Putin, 2013 yılında Ortodoksluğun Ukrayna ve Rusya’yı ortak dini bağlar yoluyla birleştirdiğini vurgular: “Rus halkları” arasında paylaşılan bir tarih ve inançtan bahseder. Bunu vurgulamak için Putin, Rusların ve Ukraynalıların ortak kültürleri ve tarihleri nedeniyle ‘tek halk’ olduklarını iddia etmiştir. Bu yorum Rusya’nın sınırlarının ulusal sınırlarla değil, daha çok tarihi ve kültürel sınırlarla tanımlandığını gösterir. Rusya’nın bu tarihi sınırları Rus dünyasındakileri Ruslar olarak görülür.

MİLLİYETÇİLİKLER VE İMPARATORLUĞUN SONU

19. yüzyılda İmparatorluklar dağılıp Ulus devletler ortaya çıkınca bu kiliseleri de etkiledi. İmparatorluk dini olan Hristiyanlık ve Doğu Kiliseleri yeni ulus kimliğinden bağımsız mı hareket edecekti yoksa yeni ulus devletlerin milli kilisesine mi dönüşecekti? Örneğin İstanbul Patriği, yeni kurulan Romanya, Bulgaristan ve Sırbistan’ın dini ve siyasi liderlerinden özerklik veya otosefali çağrılarıyla karşılaşmıştı. Patrikhane 1872 gibi erken bir tarihte yeni Balkan ülkelerindeki kiliselerin otosefalliğini kademeli olarak tanırken, yerel kiliselerin milliyetçi kimliği sıkılaştıran durumlarını (etnofiletizm) da kınamayı ihmal etmemişti. Kilise ve ulus arasındaki bu ilişki, 1991’de tekrar SSCB’nin çöküşüyle karşımıza çıktı. Rusya İmparatorluk bakiyesi olarak Moskova Ortodoks kilisesini kendi Hegemonik araçları için kullanmaya çalışırken Ukrayna gibi Sovyetlerden bağımsızlık kazanmış ülkeler de kendi ulus kimliklerini inşa etmek için yerel kiliselerine döndüler. Bu aslında dini, milliyetçilik gibi Ulusaşırı jeopolitiği için kullanmak isteyen Rusya ile dini sınırları belli bir vatan içinde ulusal kimliği inşa etmek için kullanan ülkeler arasındaki çatışmanın bir sonucuydu.

Doğu Ortodoks dünyasının manevi lideri (primusinterpares) olarak görülen İstanbul Patrikliğine eşitler arasında ilk sıranın verilmesi bir ulus temsili olmadığından sorun oluşturmamıştı. İstanbul’un Ortodoks bir devletin çatısı altında olmaması aslında onun güçlü yönüydü. Ortodoks kiliseleri ve ülkelerinin hiçbiri İstanbul Patrikhanesi’nin ana devletten etkilendiğinden şüphelenemediği için ona karşı manevi bir teslimiyet duyabiliyorlardı. Bu nedenle, Patrikhane Ortodoks kiliseleri arasındaki anlaşmazlıklarda tanınan bir hakem rolü oynaya biliyordu.

Fakat Moskova bu rolü istediğinde diğer ulus devletler içinde ciddi bir sorun ortaya çıkıyordu. Çünkü bu ulus devlet içindeki kiliseler gerçekte Moskova Patrikliğine mi yoksa Rusya’nın isteklerine mi boyun eğeceklerdi? Sonuçta Moskova Patrikliği Kutsal Rus’un önemli bir misyonuydu. Benzer bir çatışma aslında Letonya, Estonya, Litvanya ve Ukrayna da dahi olmak üzere tüm kiliselerin bağımsızlık kazanmaya çalıştıklarında karşımıza çıkmıştı. Kiliselerin özerkliği ile ulus devletlerin bağımsızlığı arasında çok sıkı bir bağ vardır. Bağımsızlığına kavuşan devletler sınırları çizilmiş toprakları içinde faaliyet gösteren kiliselerinin de sınırlarının belli olmasını talep ediyorlar. Biliyorlar ki Kiliselerinin sınırları ülkelerinin sınırlarının ötesine uzanırsa bu kendi bağımsızlıklarına da gölge düşürecektir.

İstanbul Patriği, 5 Ocak 2019’da Ukrayna Ortodoks Kilisesi’ne “otosefali” (bağımsızlık) verdiğinde, Rus Ortodoks Kilisesi’nden ayrılmayı resmileştirmiş oldu. İstanbul, Stalin sonrası ikinci kez Rusya’nın planlarını bozmayı başarmıştı. Moskova Ortodoks Kilisesi’ne böyle bir darbe, Kremlin’in dini jeopolitiğini de etkisiz kılıyordu. Bu yüzden Moskova Ortodoks Kilisesi’nin otosefali verme kararına yanıt olarak İstanbul Patrikliği ile bağlarını kesme kararı aldı ve diğer Ortodoks patrikhanelerine bağlarını koparmaları için baskı uygulamaya başladı.

Çünkü Kiev Ortodoks Kilisesinin bağımsızlığı aynı zamanda Kiev’in de bağımsızlığı demekti. Oysa Rusya için Kiev bir toprak parçasından çok daha fazla bir şeydi. Rus Patriği Kiril’in 2018’de şu açıklaması bunun açık bir ifadesiydi: “Kiev’i ülkemizden ayırmak mümkün değil çünkü tarihimiz burada başladı. Rus Ortodoks Kilisesi, Rusların ve Ukraynalıların ortak ulusal bilincini korumaktadır”. Bu bağımsızlık çıkışı aslında Rusya için ilk defa karşılaştığı ulus bilincinin İmparatorluk topraklarında yeniden canlanmasıydı. Bu hem üçüncü Roma’nın düşüşü hem de imparatorluğun yeniden dirilme hayallerinin sonuydu. Ya bu başkaldırıyı boğacak ya da dönülmez bir geleceğe doğru imparatorluk hayallerine son verecekti. Rusya Ukrayna’yı işgal ederek boğmayı tercih etti. Ancak beklediğinin aksine diğer Ortodoks Kiliselerden destek yerine başkaldırı sesleri yükselmeye başladı ve Rusya bu yumuşak gücünü de kaybetme riski ile yüz yüze kaldı. Bir kez daha Ulus Devlet bilinci İmparatorluk hayallerinden daha baskın gelmişti.

(1) Kaynak: BBC TÜRKÇE