Osmanlı Devleti'nde Yahudiler ve Hahambaşılık Kurumu-1

Osmanlı padişahları, yeni fethettikleri toprakların canlandırılması için ayrım yapmadan, savaş esnasında kaçmış olan insanları iskan için geri çağırdılar. Fethedildiği esnada tamamen boşalmış olan Bursa’ya, Orhan Bey’in çıkardığı davet üzerine, özellikle Şam Yahudileri ve Bizans İmparatorluğu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan Yahudilerden birçoğu göç ederek yerleşmişlerdir. Bursa’da Yahudi nüfusu artınca, onların ibadet etmeleri için bir sinagog ihtiyacı hasıl olmuştur.

17.02.2020 10:00

OSMANLI DEVLETİ’NDE YAHUDİLERİN DURUMU

ABD Başkanı D. Trump tarafından “Yüzyılın Barış Planı” adı ile hazırlanan ve İsrail Başbakanı Netanyahu ile birlikte Dünya’ya ilan edilen “Kudüs’ü İsrail’e ilhak etme planı” üzerine Yahudi toplumunun tarihini, hiç değilse Müslüman Türk Milletinin devlet ve egemenlik sürecindeki Yahudi tarihini hatırlamakta yarar vardır. Çünkü bugünkü gelişmeler, bazılarının tarihten gerekli dersleri çıkarmadığını göstermektedir.

MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, dün-bugün-yarın akışı içinde meseleyi değerlendirmiş, sorumlu bir siyasetçi ve devlet adamı olarak; “ABD Başkanı Trump’ın İsrail Başbakanı Netanyahu’yla alkışlar ve gülücükler eşliğinde açıkladığı sözde barış, gerçekte ise batış planının hiçbir hukuki, ahlaki ve vicdani temeli yoktur. Servis ve beyan edilen batış planı kesinlikle yok hükmündedir, hiçbir dayanağı, hiçbir kapsayıcılığı ileri sürülemeyecektir” demiştir. Tarihten bakınca görülen gerçek budur!

MHP’nin Bilge Lideri Sayın Bahçeli, yaptığı yazılı açıklamada, ABD ve İsrail’in ateşle oynadığını, Türk ve İslam âleminin sabırlarını, tahammül sınırlarını zorladığını bildirdi. Filistin’in tarihi hakları ihlal edilerek, imhanın eşiğine kadar getirildiğini kaydeden Bahçeli, “ABD Başkanı Trump’ın İsrail Başbakanı Netanyahu’yla 28 Ocak 2020 tarihinde alkışlar ve gülücükler eşliğinde açıkladığı sözde barış, gerçekte ise batış planının hiçbir hukuki, ahlaki ve vicdani temeli yoktur. Misak-ı Milli’nin yüzüncü yıldönümünde böylesi bir küstahlığın tezahürü oldukça düşündürücüdür. ‘Yüzyılın antlaşması’ diye yutturulmaya çalışılan zulüm planı inanç ve insan haklarına büyük bir saygısızlık, aynı zamanda da karşı saldırı ve sabotajdır. Oldubittilerle İsrail’in fiili hâkimiyet alanı kâğıt üstünde genişletilirken Kudüs’ün ve Filistin’in hayat damarları kesilip kopartılmaktadır. ‘Barıştan refaha’ başlığıyla tavzih ve tevcihi yapılan cani plan Filistinli kardeşlerimiz için ölüm, Kudüs için yıkım demektir” dedi.

PLANA BİN KEZ HAYIR

Antlaşmanın iki taraflı bir mutabakat olduğunu, Filistin’in ABD-İsrail dayanışmasıyla tanzim edilen planı bin kez ‘hayır’ diyerek reddettiğini kaydeden Bahçeli, şunları söyledi: “Azil gölgesinde ve seçim kulvarında olan Trump’ın, Mart ayında seçime girecek olan Netanyahu ile eşgüdüm halinde beşeriyetin ve bölge halklarının huzur, barış ve istikrarıyla oynaması ibretlik bir alçalmadır. Binlerce kilometre uzaklıkta Filistin’in ve Kudüs’ün kaderine ambargo koymaya, Müslümanların kutsallarına suikasta teşebbüs eden ABD-İsrail vandallığını çok net olarak telin ediyor, lanetliyoruz. Kudüs’ün İsrail Devleti’nin bölünmez ve egemen başkenti olacağı kaydedilirken; Filistin’e de Doğu Kudüs’ün mevcut güvenlik bariyerlerinin doğu ve kuzey bölgelerinde bulunan kısımların reva görülmesi tam bir haydutluk ve rezilliktir. Kaldı ki Mescid-i Aksa’nın güvenliğini sağlama rolünün İsrail’e verilmesi de akıl tutulması, ahlak buhranıdır. ABD-İsrail işbirliğiyle servis ve beyan edilen batış planı kesinlikle yok hükmündedir, hiçbir dayanağı, hiçbir kapsayıcılığı ileri sürülemeyecektir. Kudüs ilk kıblemiz ve ortak kaderimizdir.” “İsrail-Filistin arasındaki kalıcı çözüm ve barışın yegâne yolu, 1967 sınırlarına riayet eden, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız, egemen ve coğrafi süreklilik içinde bir Filistin devletinin kurulması, bunun da tanınmasıdır” diyen Sayın Bahçeli, “Milliyetçi Hareket Partisi’ne göre başkaca bir çözüm arayışı beyhudedir. TBMM’de grubu bulunan siyasi partilerin batış planına ortak iradeyle tepki göstermeleri Türkiye’nin tutum ve duruşunu ihsas, ibra ve ispat etmesi bakımından muazzam değer ve önemdedir. İstanbul neyse Kudüs odur, Mescid- i Haram ile Mescid-i Aksa arasındaki bağ asla koparılamayacaktır. Kudüs’ü terk etmek demek Haçlı emellerine boyun eğmek, asırlar boyunca devam eden tarihsel ve barbar hesaplara teslim olmak demektir. Bunun da mümkünü yoktur” ifadelerini kullandı. Türkler Anadolu’ya geldiklerinde, burada eskiden beri yaşayan Yahudilerle karşılaşmışlardır. Anadolu’da Yahudi sayısı çok az olduğundan veya Türkler ile Bizans arasındaki savaşlar esnasında kaçmış olduklarından dolayı Yahudiler o dönemlerde fazla etkili olmamışlardır.

Osmanlı padişahları, yeni fethettikleri toprakların canlandırılması için ayrım yapmadan, savaş esnasında kaçmış olan insanları iskan için geri çağırdılar. Fethedildiği esnada tamamen boşalmış olan Bursa’ya, Orhan Bey’in çıkardığı davet üzerine, özellikle Şam Yahudileri ve Bizans İmparatorluğu’nun çeşitli yerlerinde yaşayan Yahudilerden birçoğu göç ederek yerleşmişlerdir. Bursa’da Yahudi nüfusu artınca, onların ibadet etmeleri için bir sinagog ihtiyacı hasıl olmuştur. Orhan Bey, bir fermanla sinagog yapılmasına izin vermiş ve bunun üzerine Bursa’da bir sinagog inşa edilmiştir. “Etz Hayim” adı verilen bu sinagog, Türkiye Yahudilerinin en antik, en önemli sinagogudur ve bugün hala ayaktadır.

Bursa Yahudileri, adet ve geleneklerini daha iyi koruyabilmek ve dini hayatlarını rahatça yaşayabilmek için, kendilerine özel bir mahalle tahsis edilmesini istemiş; onların bu istekleri padişah tarafından kabul edilmiştir. “Yahudi Mahallesi” adıyla bir mahalle kurulmuş ve Yahudiler bu mahalleye yerleşmişlerdir. Orhan Bey zamanında Bursa ve çevresine hâkim olan Osmanlı Devleti’nin sınırları, I. Murat (1362-1389) zamanında genişlemeye devam etmiştir. Özellikle Trakya’da birçok yer fethedilmiştir. Bu fetihler neticesinde ele geçen yerlerde yaşayan Yahudiler de tabii olarak Osmanlı Devleti’nin himayesine girmiştir.

Sultan Murat, Edirne’yi aldığında, orada fakirlik içinde yaşayan bir Yahudi cemaati ile karşılaşmıştır. Buradaki Yahudiler, yüzyıllar boyunca Bizans hâkimiyetinde yaşadıklarından dolayı kendi dillerini unutmuşlardı. Sadece Yunanca bilen Edirne Yahudileri, Türk dilini öğrenmek için Bursa’da yaşayan dindaşlarından yardım istemiştir. Daha sonra Türklerin eline geçen Bizans şehirlerindeki Yahudiler de bu geleneği devam ettirmiş ve Türk dilini öğrenmek için daha önce fethedilen yerlerden Yahudiler getirmişlerdir. Türklerin adalet ve hoşgörüsü, Yahudiler için Türk topraklarını çekim merkezi haline getirmiştir. Yüzyıllardır gördükleri zulümlerden dolayı bunalmış olan Yahudiler; Sofya, Niş, Larisa’dan (Yenişehir) ayrılarak, Türklerin eline geçen Varna, Ruscuk gibi Balkan şehirlerine göç etmiştir.

SARAYA GİRİYORLAR

Bu süreç içinde Yahudilerin devlet ile olan ilişkilerinin de hukuki bir düzene oturtulmaya başlandığı görülmektedir: Edirne Hahambaşısı, Rumeli’de yaşayan Yahudiler üzerinde “otorite” olarak kabul edilmiş ve Yahudilerin devlete ödemekle yükümlü oldukları vergilerin tahsili bu Hahambaşılığa bırakılmıştır. Hahambaşılığa, Yahudiler arasındaki anlaşmazlıkların halli için mahkeme kurma hakkı da tanınmıştır. Edirne’de bir “Yeşiva” kurulmuş, bu okul, Osmanlı Devleti’nin her tarafından gelen Yahudi öğrencileri kabul etmiştir. Hatta Macaristan, Polonya ve Rusya’dan “Talmud” tahsili için Yahudi gençler bu okula akın etmiştir.

Yıldırım Bayezit dönemi (1389-1402) Yahudileri hakkında fazla bilgi bulunmamaktadır. Bu dönemde Yahudilerle ilgili olarak sadece, asıl adı Samuel olan “Yahudi dönmesi” Torlak Kemal’in Şeyh Bedreddin isyanında oynadığı rol dikkatleri çekmektedir.

Osmanlı Yahudilerinin, devlet ile ilişkilerinin daha da gelişmesinde II. Murat dönemi (1421-1451) önemli bir açılım sağlamıştır: Bu dönemde Sultan II. Murat, İshak Paşa adlı Yahudi doktoru saraya almış, ona “Hekimbaşı” payesini vermiştir. Bu hekime, yaptığı hizmetlerden dolayı bir ferman vermiş ve ailesi ve onun neslinden gelecek olanları her türlü vergiden muaf tutmuştur. İshak Paşa ile ilk defa bir Yahudi, Osmanlı Devleti’nde böylesine önemli bir görevi üstlenmiştir. Bundan sonra Yahudilerin “saray doktorluğu” gelenek halini aldı ve birçok Yahudi tıp uzmanı Bâb-ı ali’de görev yaptı.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettiğinde, Bizans döneminin de Hahambaşısı olan Moşe Kapsali (1420-1495)’yi Yahudilerin dini ve sosyal işlerinde yetkili kıldığı gibi; “Karayileri” de ayrı bir cemaat olarak tanımıştır. Bu dönemde Fatih Sultan Mehmet, Gayrimüslimlerle ilgili hukuki-siyasi statüyü “millet sistemi” olarak düzenlerken, Yahudilere de diğer unsurlara yaptığı gibi, bir berat vermiştir. Bu beratın verilişi ve içeriği çeşitli araştırıcılar tarafından tartışılmaktadır. Fakat sonraki dönemlerde verilen beratlarda yer alan “Feth-i Hakani’den (İstanbul’un fethi) beri sahip oldukları” şeklindeki kayıttan, Yahudilerin millet sistemi çerçevesinde edindikleri haklar ve yükümlülüklerin Fatih Sultan Mehmet dönemindeki bu beratla başladığı anlaşılmaktadır.

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’un gelişmesi için Türkler başta olmak üzere bazı Gayrimüslim aileleri, bu arada bazı Yahudi aileyi de İstanbul’a davet etmiştir. Bunun üzerine Anadolu ve Rumeli’nin değişik yerlerinden gelen aileler, İstanbul’un çeşitli yerlerine yerleştirilmiştir. Bu çerçevede Safed’den getirilen Yahudiler Hasköy’e yerleşmiş; Mora fethedilince orada bulunan Yahudi aileler de getirilmiştir.

Fatih’in özel doktoru, “Yaakov” adında bir Yahudi idi. Resmi belgelerde Hekim Yakup (Maestro Iakopo) adıyla anılan bu doktor, aynı zamanda Fatih’in maliye işlerine bakıyor ve “Defterdarlık” görevini yürütüyordu. Bazı çağdaş kaynaklara göre “vezirlik” rütbesine de sahip olan Hekim Yakup, Osmanlı Devleti’nde diplomatik hizmetlerde de bulunmuş ve bu hizmetlerine karşılık vergilerden muaf tutulmuştur. Fatih döneminde Hekim Yakup’tan başka bazı Yahudiler de toplum içinde önemli etkilere sahip olmuştur. Hahambaşılık görevine getirilen Moşe Kapsali, dini ilimler yanında matematik ve astronomide de derinleşmiş olan ünlü âlim Mordehay Komtino bunlardandır.

Osmanlı Devleti tarafından XV. Yüzyılda, Anadolu, Ortadoğu ve Rumeli’de yeni ve sağlam bir yönetim kurulmuş ve bu oluşum, buralarda yaşayan Yahudi cemaatlerini önemli ölçüde etkilemiştir. Moshe Sevilla-Sharon’un ifadesiyle, “daha da ileri gidilerek denilebilir ki, bu değişikliğin sonucu olarak, yüzyılın sonunda yerlerinden edilecek olan İberya Yahudileri için bir kurtuluş yolu açılmıştır.” Osmanlıların bölgeye hâkim olmaları yalnız yerli Yahudileri etkilemekle kalmamış, durum İberyalı Yahudilerin kulağına gittiği gibi, Orta Avrupa cemaatlerinde de demografik değişiklikler yaratmıştır. Gerçekten de, Edirneli “Aşkenazi” Hahamı İshak Sarfati (Yitzhak Tsarfati)’nin yazmış olduğu bir mektup üzerine birçok Alman Yahudisi Osmanlı topraklarına göç etmiştir.

Rabi İshak Sarfati, hem Osmanlı ülkelerinin hem de Orta-Avrupa’nın değişik yerlerinde yaşayan Aşkenazi cemaatinin lideriydi (ailesi, bu cemaatin liderliğini XVII. nci Yüzyılın sonuna kadar korumuş ve Alman Yahudilerini Edirne’deki merkezlerinden yönetmişlerdir). 1430 yılına doğru iki Aşkenazi din adamı İshak Sarfati’yi ziyarete geldiklerinde, Türkiye’de hüküm süren koşulları yakından görmüşler ve bu topraklara göçün, Orta-Avrupa’da Hıristiyan zulmü altında ezilen Yahudiler için bir çözüm olabileceğini düşünmüşlerdir. Bunun üzerine de lider durumunda olan Rabi Sarfati’ye başvurarak bu cemaatlere bir mektup yazmasını ve bu topraklara gelmeleri için bir çağrıda bulunmasını istemişlerdir. Bunun üzerine İshak Sarfati, 1430 yılında Orta-Avrupa Yahudilerine Türkiye’ye gelmeleri için bir mektup yazarak çağrıda bulunmuştur.

Bu yüzyılda Türkiye’ye yönelen esas Yahudi göçü, yüzyılın sonlarında Sultan II. Bayezit döneminde gerçekleşmiştir. Bu nedenle II. Bayezit dönemi, Türkiye Yahudilerinin yeniden şekillenmesinde önemli bir dönem olmuştur. 1492’de İberya Yarımadası’nda son Müslüman kalesi olan Granada’nın da düşmesinden sonra, İspanya Kralı Ferdinand ve Kraliçe İzabel ülkelerindeki Yahudileri kovmaya karar vermiş ve 1 Mayıs 1492’de bir ferman yayınlamışlardır. Bu ferman üzerine yaklaşık 200.000 (iki yüz bin) İspanyol Yahudisi İspanya’yı terk etmiştir. Bu Yahudilerden 40.000 (kırk bin)’e yakını İstanbul, Edirne ve özellikle de Selanik’e yerleşmiştir.

 

YARIN: II. BAYEZIT DÖNEMİ