Türk gençleri demokrasi için mücadele etmelidir

Şüphesiz hür-demokratik bir sistemin yurttaşları olarak Türk gençleri, demokrasiyi yıkmayı hedefleyen her türlü diktacı, totaliter (baskıcı) ideolojiye karşı da uyanık olmalı, bu ideolojilerin saldırılarından demokratik sistemi korumak için hukuk içinde kalarak mücadele etmelidir.

17.05.2020 10:00

ATATÜRK’E GÖRE TÜRK GENÇLİĞİNİN NİTELİKLERİ (19 MAYIS’IN 101’İNCİ YILINDA) -6

Binlerce yıllık Türk tarihi içinde birçok devlet kuran, kurduğu bu devletlerin bünyesinde birçok farklı etnik köken, din, inanç ve kültüre mensup insanı, milleti barış ve huzur içinde yaşatan Türk milleti sosyolojik olarak ve tarihi olarak “hoşgörü” sahibi bir millet olduğunu ispatlamıştır.

Mesela Orta Çağ Avrupa’sının koyu bir karanlık içinde, bağnazlığa batmış bir halde yaşadığı dönemlerde Anadolu’da, yüce ruhlu, aydınlık kafalı Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bayramı Veli ve daha pek çok Türk düşünür ve aydını “hoşgörü” anlayışının gür sesi olmuşlardır.

XIII. yüzyılda Yunus Emre, “Yaratılmışı hoşgör, Yaradan’dan ötürü” demiş, Tanrı sevgisinin bağnazlıkla bağdaşmayacağını gür sesiyle haykırmıştır. Yunus Emre, İ. Kant’tan tam 500 yıl önce; “Sen sana ne sanırsan, ayruğa (başkasına) da onu san, / Dört Kitabın manası, budur eğer var ise.” diyerek, kendimize yapılmasını istemediğimiz şeyleri başkalarına yapmamamız gerektiği düsturunu ifade etmiştir.

Bu nedenle Atatürk, “Hiçbir millet, milletimizden daha çok yabancı unsurların inanç ve adetlerine hoşgörü göstermemiştir.” demiştir. Yine Atatürk bu konuda, “Hatta başka dinlere mensup olanların dinine hoşgörü gösteren yegâne milletin Türk milleti olduğunun” ileri sürülebileceğini; İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet’in Rum Patriği, Ermeni Kategigosu, Bulgar Ekzarhı gibi dini reislere geniş haklar tanıdığını, “milletimizin dinen ve siyaseten dünyanın en müsadekâr ve civanmert bir millet olduğunu” belirtmiştir.

Türk milletinin bu tarihi değerlerinden hareket eden Atatürk, Medeni Bilgiler kitabında “Tassupsuzluk (Tolerans)” başlığı altında kendi el yazısıyla şunları yazmıştır: “Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes Allah’a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini fikirlerinden dolayı bir şey yapılamaz.” “Türkiye’de, bir kimsenin fikirlerini zorla başkasına kabul ettirmesine müsaade edilemeyeceğini” de belirten Atatürk, “hürriyetin ancak herkese karşı taassupsuzluk (hoşgörü) göstermekle korunabileceği” düşüncesindedir.

Atatürk insanların böyle bir hoşgörüye ulaşabilmelerinin, “taassubun kökünden kurutulmasının” kolay olmadığını da bilmektedir. Atatürk’e göre, “çeşitli inanışta kimseler, birbirlerine kin, nefret besliyorlarsa, birbirlerini hor görüyorlarsa ve hatta sadece birbirlerine acıyorlarsa, bu gibi kimselerde taassupsuzluk (hoşgörü) yoktur; bunlar mutaassıptırlar. Taassupsuzluk (hoşgörü) o kimselerde vardır ki, vatandaşının veya herhangi bir insanın vicdani inanışına karşı hiçbir kin duymaz, aksine saygı gösterir.”

Yine Atatürk’e göre, “hoşgörünün yaygınlaşması ve huy haline gelmesi fikri terbiyenin yüksek olmasına bağlıdır.” İnsanlar arasında “bağnazlığın” ilk bakışta sanıldığından daha yaygın olduğuna dikkat çeken Atatürk, bağnazlık ile vicdan ve düşünce hürriyeti arasında sürüp giden mücadelede, bağnazlığı etkisiz hale getirmek için devlete de görevler düştüğü görüşündedir. Devlet, kamu düzeni, vicdan ve düşünce hürriyetini, hoşgörüden yoksun kişi ve zümrelerin saldırısından korumakla yükümlüdür. Elbette bu da hukuk yoluyla olacaktır.

YURTTA BARIŞ: MİLLİ DAYANIŞMA VE MİLLİ BIRLİK

“Fikirlerin, inançların başka başka olmasından şikâyet etmemek lazımdır. Çünkü bütün fikirler ve inançlar bir noktada birleştiği takdirde, bu, hareketsizlik belirtisidir; ölüm işaretidir. Böyle bir durum elbette istenmez.” diyen Atatürk, görüldüğü gibi yurtta barış, huzur, birlik ve dirlik isteyen; fakat düşünce hürriyetinin değerini de bilen bir devlet adamıdır.

Aslında, sadece hoşgörünün yaygınlaşması, başkalarının değişik inanç ve görüşlerine “katlanılması” yeterli değildir. Demokratik bir ülkede diğer bütün insan hakları ve özgürlüklerde olduğu gibi vicdan ve düşünce özgürlüğünün bir “hak” olarak algılanması ve tanınması gereklidir.

İnsanın, insan olmasından kaynaklanan ve kişinin “doğal hakkı” olan bu özgürlüklerin Anayasa ve yasalarla korunması gerekir. Çağımız, temel hak ve özgürlüklerin bu arada vicdan ve düşünce özgürlüğünün anayasalarla ve hatta milletlerarası sözleşmelerle korunduğu bir çağdır.

Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklarla yükselebileceğini ısrarla anlatmıştır.

Şu halde, Türk gençleri, taassup ve bağnazlıktan uzak duran; hoşgörü sahibi olan, kişi hak ve özgürlüklerine saygı duyan, iç barış için milli dayanışmayı esas alan gençler olmalıdır.

Şüphesiz hür-demokratik bir sistemin yurttaşları olarak Türk gençleri, demokrasiyi yıkmayı hedefleyen her türlü diktacı, totaliter (baskıcı) ideolojiye karşı da uyanık olmalı, bu ideolojilerin saldırılarından demokratik sistemi korumak için hukuk içinde kalarak mücadele etmelidir.

Atatürk bir devlet adamı olarak Türk milletinin iç kavgalara sürüklenmeden, milli ve sosyal dayanışma içinde kalkınmasını amaçlamış; toplumsal barışa inanmış, bunun da milli birlik ve bütünlük ve milli dayanışma ile sağlanabileceğini söylemiştir. Türk toplumunu oluşturan bütün meslek sahiplerinin ve sosyal katmanların birbirleriyle çatışan “sınıflardan” değil, iş bölümüne göre bir araya gelen aynı milletin mensupları olduğuna işaret etmiştir.

SOSYAL DENGENİN KORUNMASI

Atatürk “yurtta barış, dünyada barış” (yurtta sulh, cihanda sulh) sözlerini daha önce değişik şekillerde ifade etmesine rağmen bu şekliyle ilk defa TBMM 4. Dönem Milletvekilliği Genel Seçimleri (25 Nisan 1931) sırasında millete hitaben kendi imzası ile yayınladığı bir bildiride kullanmıştır. Cumhuriyet Halk Partisinin 10 Mayıs 1931 tarihinde toplanan Üçüncü Kongresi’nin yeni kabul ettiği programın 7’nci Bölümün 3’ncü maddesinde de bu ilke şu şekilde ifade edilmiştir: “Yurtta sulh ve cihanda sulh başlıca prensibimizdir.”

1931 seçimleri sırasında ilk defa “Yurtta barış, cihanda barış” ilkesini dile getiren Atatürk aynı beyannamede şöyle diyordu: “Gaye, sınıf mücadelesi yerine sosyal dayanışmayı (içtimai tesanüdü) sağlamaktır.”

Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin hâkim ideolojisi olan “dayanışmacılık” (solidarizme), E. Durkheim’den Ziya Gökalp kanalıyla Türk düşünce hayatına girmiştir. Dayanışmacılık, modern toplumdaki sınıflar arasında çatışmanın sorunlu olmadığı; fert ve grupların topluma katkılarını vurgulayan bir sosyal ahlak vasıtasıyla, sosyal dengenin korunabileceği tezine dayanıyordu. Atatürk, “bizim halkımız menfaatleri birbirinden ayrılır sınıflar halinde değil, aksine varlıkları ve çalışmalarının sonucu birbirine lazım olan sınıflardan ibarettir…” derken bu sosyolojik dayanışma olgusuna işaret ediyordu.

Atatürk’ün “barış” anlayışı ve mesajının ilk ve öncelikli boyutu “yurtta barış” yani “iç barış”tır.

Bunun sağlanabilmesi için sosyal adalete, sosyal güvenliğe önem vererek, adaletli bir gelir dağılımı sağlayarak kısaca modern bir devletin yapması gerektiği şekilde “sosyal devlet” olgusunu gerçekleştirerek Türk milletini kaynaşmış ve bütünleşmiş bir hale getirmek yolunda bilinçli adımlar atılması gerekmektedir.

Anlaşılacağı gibi bunun bir boyutu ekonomik, diğer boyutu ise kültüreldir.

Bu iki unsur da birbirini derinden etkilemektedir. Ekonomik boyunun en önemli unsurunu oluşturan “servetin dağıtımında adaletin sağlanması”, kültürel boyutun en temel unsuru olan “milli birliğin korunmasına” hizmet edecektir. Atatürk bu konuda şunları söylemiştir:

Milli servetin dağıtımında, daha mükemmel bir adalet ve emek sarfedenlerin daha yüksek refahı, milli birliğin muhafazası için şarttır. Bu şartı daima göz önünde tutmak, milli birliğin temsilcisi olan devletin mühim vazifesidir.

Atatürk’ün ısrarla belirttiği gibi, ortak bir tarihin ve onun içinde oluşan ortak bir kültürün, ortak sevinçlerin, ortak kederlerin ve ortak bir kaderin aralarında sayısız bağlar ördüğü yurttaşların birtakım yapay ve üretilmiş, kışkırtılmış farklılıklarla (etnisite, din, mezhep ve sınıf) parçalanarak bölünmesinin önüne geçilmelidir. Farklılıklarımızdan çok daha fazla olan ortaklıklarımızın öne çıkartılması lazımdır. “Yurtta barış” ancak bu şekilde sağlanabilir. Türk gençleri mutlaka bu bilinçte olmalı ve bölünmeye, parçalanmaya değil, birlik ve bütünlüğü geliştirmeye, milli dayanışmayı arttırmaya odaklanmalıdır.

BİRLEŞTİRİCİ MİLLİYETÇİLİK

Atatürk Türk milletinin büyük işler başaracağını, bunun da “milli birlik ve bütünlükle” sağlanacağını ifade etmektedir. O, Onuncu Yıl Nutku’nda şöyle diyor:

Daha az zamanda daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü Türk milletinin yürümekte olduğu terakki (ilerleme) ve medeniyet yolunda elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir…

Birleştirici ve toplayıcı bir milliyetçilik anlayışına sahip olan Atatürk, Türk milletinin birlik ve bütünlüğünün önemini sık sık vurgulamıştır. Mesela 4 Şubat 1935’te milletvekili seçimleri nedeniyle Türk milletine bir bildiri yayımlayan Atatürk, özellikle milli birlik, milli duygu ve milli kültür üzerinde durmuştur:

“Bir yurdun en değerli varlığı, yurttaşlar arasında milli birlik, iyi geçinme ve çalışkanlık duygu ve kabiliyetlerinin olgunluğudur. Millet varlığını ve yurt erginliğini korumak için bütün yurttaşların canını ve her şeyini derhal ortaya koymaya karar vermiş olmak, bir milletin en yenilmez silahı ve koruma vasıtasıdır.

Bu sebeple, Türk milletinin idaresinde ve korunmasında milli duygu, milli kültür en yüksekte göz diktiğimiz idealdir.”

Türk Milli Mücadelesi, milli birliğe dayanmaktadır. Milli birlik ve beraberlik, Milli Mücadele’ye tam bir “milli” karakter ve kimlik vermektedir. Atatürk daha 1919’da “milli birlik” içinde başarının sağlanacağı inancındadır: “Millet ve biz yok, birlik halinde millet var. Biz ve millet ayrı ayrı şeyler değiliz. Ve şunu kati olarak söyleyeyim ki, bir millet, varlığı ve bağımsızlığı için her şeye girişir ve bu gaye uğrunda her fedakârlığı yaparsa, başarılı olamaması mümkün değildir. Elbette başarılı olur. Başarılı olmaz ise o millet ölmüş demektir.”

VATAN SAYILMIŞTIR

Atatürk, Türk milletinin birlik ve beraberliğini, öncelikle coğrafi sınırlarımız içinde, “Türklerin ata yurdunun” bölünmez bir bütün olduğunu ilan ederek sağlamaya yönelmiştir. Doğu ve batı, kuzey ve güney ayrımı yapmadan, Misak-ı Milli’nin belirlediği sınırları, vatan saymıştır. Milli Mücadele, bu sınırların kurtarılmasını olduğu kadar, bu sınırlarda yaşayan Türk milletinin millet birliğinin ve bütünlüğünün sağlanmasını da hedeflemiştir.

Atatürk milli varlığımızın temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmüştür. 1 Kasım 1936 TBMM’yi açış konuşmasında milli birlik ve milli şuurun önemini şu şekilde ortaya koymaktadır: Seneler geçtikçe, milli ideal verimleri, güvenle çalışmada, ilerleme hevesinde, milli birlik ve milli irade şeklinde, daha iyi gözlere çarpmaktadır.

Bu, bizim için çok önemlidir; çünkü biz, esasen milli mevcudiyetimizin (varlığımızın) temelini, milli şuurda ve milli birlikte görmekteyiz.

Türk milletinin birlik ve bütünlüğü ve milli dayanışması bakımından Atatürk’ün Diyarbakırlılara hitaben yaptığı konuşma çok önemlidir. Bilindiği üzere Atatürk o zamanki adıyla “Diyarbekir”in fahri hemşehrisidir. 1932’de Diyarbakırlılara hitaben Dolmabahçe Sarayı’ndan şöyle seslenmiştir:

Ben Türk elinin kahraman bir bucağındanım. Yazık ki oraya Bekirdiyarı diyorlar. Fakat özünde Türk diyarı idi. Bekir sonradan ona alem olmuş, fakat biz öz diyarımızın ne olduğunu biliriz.

YARIN: DÜNYA BARIŞI: İNSANLIĞA HİZMET