Yassıada gerçekleri ve Başbuğ'un mektubu

27.06.2020 10:00

TBMM’nin, haksız ve hukuksuz bir şekilde yapılan Yassıada yargılamalarını bütün unsurları ile birlikte ortadan kaldıran kanun teklifini kabul etmesi, karanlık bir sayfanın tamamen kapatılmasıdır. Yassıada’da kurulan kirli mahkemeye vücut veren 12 Haziran 1960 tarihli, 1 No’lu Geçici Kanun'un 6'ncı maddesinin daha önce kaldırılmaması, maalesef düşünülmemiştir.

Bu kara lekenin ortadan kalkması için verilen kanun teklifi görüşülürken, MHP Grubu adına söz alan Genel Başkan Yardımcısı Feti Yıldız, tarihe ışık tutan bir konuşma yaptı. Bu konuşmanın bir bölümünü dünkü yazımızda değerlendirmiştik. Bugün, askeri cuntanın lideri Cemal Madanoğlu’nun kim olduğu, merhum Adnan Menderes tarafından nasıl general yapıldığı ve Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Yassıada’nın “Demokrasi ve Özgürlükler Adası” olarak yeniden açılışı sırasındaki konuşmasında sözünü ettiği, Başbuğ Alparslan Türkeş’in idamların durdurulması için yazdığı mektup ve çabaları ile ilgili bölümü paylaşacağım.

GENERAL OLMASINI MENDERES İSTEDİ

1957 yılında toplanan Askeri Şûra'da terfi görüşmeleri sırasında Madanoğlu'nun general olmasına bazı Şûra üyeleri karşı çıkmışlardır. Bunun sebebi Madanoğlu’nun geçmişindeki karanlıktır. "Eşmeli Mustafa" olarak bilinen Cemal Madanoğlu’nun babasının Kuvayı Milliye hareketine karşı olduğu öne sürülmüştür. Daha da kötüsü, Yunanlılarla iş birliği yaptığı ve oğlu Cemal'i de Türkiye'de bırakarak Yunanistan'a kaçtığı iddia edilmiştir. Rahmetli Adnan Menderes, Askeri Şura’da ileri sürülen bu gerekçeleri geri çevirmiş ve "Babanın günahını oğluna ödetemezsiniz" diyerek, Madanoğlu’nun general olmasında önemli bir rol oynamıştır. Sayın Feti Yıldız, bu bilgiyi verdikten sonra Madanoğlu’nun, 60 darbesinden sonra da faaliyetlerine devam ettiğini, 22 Şubat 1962 ve 9 Mart 1971 darbe teşebbüslerine katılmakla suçlandığını da hatırlatmıştır.

BAŞBUĞ’UN MEKTUBU

Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş’in idamları durdurmak için yaptıklarına gelince. Hiç yorum yapmadan, Sayın Yıldız’ın konuşmasından aktaralım: Yeni Delhi Türk Büyükelçiliğinde askerî ateşe olarak sürgünde bulunan Başbuğ'umuz, hukukun ayaklar altına alındığını ve yargılamalar neticesinde çok sayıda idam kararı verilebileceği ihtimalini görerek, Cemal Gürsel'e 7 Eylül 1961 tarihinde şimdi bir kısmını okuyacağım mektubu göndermiştir: "Orgeneralim, size asla yazmak niyetinde değildim. Fakat bugün memleketin yüksek menfaatleri bakımından bazı hususları dikkatinize sunmak zaruret olmuştur. Yüksek Adalet Divanı birkaç güne kadar eski iktidar mensupları hakkında hüküm verecektir. Adaletin hükmüne müdahale etmemek, hürmetkâr olmak gerekir. Ancak hükümlerin infazı, yurtta mevcut durumun nezaketi göz önüne getirilince ayrıca incelenmeye değer görülmüştür. Yüksek Adalet Divanının vereceği cezalar içinde idam hükümleri bulunduğu takdirde bunların tadil edilerek hafifletilmesi cihetine gidilmesi çok faydalı olacaktır. İdam cezalarının infazı, 13 Kasım’dan beri -yani Madanoğlu cuntasının 14'leri yurt dışına sürgüne göndermesinden sonra- atılan çok hatalı adımlar dolayısıyla memlekette meydana gelmiş olan huzursuzluğu daha çok arttıracaktır. Ölüm cezalarının infazı, yurt dışında ve milletimiz ve devletimiz aleyhinde tepkilere yol açacaktır. Ölüm cezalarının infazı hâlinde, milletimizi bölen kin ve garaz duyguları şiddetlenecek ve yukarıda sıralanan mahzurlarına karşılık, cezaların infazıyla memlekete sağlanacak hiçbir fayda yoktur. Esasen, siyasi suçlardan dolayı ölüm cezaları verilmesi bugünün insanlık duygularına uymamaktadır. Aksi hâlde, millet ve tarih önünde sorumlu olacağınızı hatırlatırım. Saygılarımla."

HAKSIZ SALDIRILAR

Bu mektup ve tarihi kayıtlar, rahmetli Başbuğ Türkeş’e, 60 darbesine dayalı olarak yapılan saldırıların ne kadar haksız, mesnetsiz ve kasıtlı olduğunu net olarak ortaya koymaktadır. Kaldı ki, Başbuğ bu darbenin geldiğini en başında görmüş, Madanoğlu ve arkadaşlarının niyetini anlamış ve ülkenin bir felakete sürüklenmesini engellemek, özellikle komünist bir zihniyetin eline geçmesinin önünü kesmek için çırpınmıştır. Yine Sayın Yıldız’ın da konuşmasında belirttiği gibi, Başbuğ Alparslan Türkeş’in idamlara ve kurulmuş olan Yüksek Adalet Divanına başından beri karşı olduğu, mektubun içeriğinden de net olarak anlaşılmaktadır. Aslında, başta Alparslan Türkeş Bey olmak üzere On dörtler'in asıl amacı, Başbakanı, Cumhurbaşkanını, bakanları ve Demokrat Parti'nin ileri gelenlerini yargılamaktan ziyade, siyasi sürgün olarak İsviçre'ye göndermekti. Orada da mağdur olmasınlar diye geçimlerini temin edecek kadar bir paranın tahsis edilmesi düşünülmüştü. Ancak istedikleri yapılmamıştır ve Madanoğlu cuntası sonunda hedefine ulaşmıştır.

Bütün bu tecrübelerden sonra rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş, "En kötü hukuk nizamı, en iyi ihtilâl idaresinden iyidir" demiştir ve bütün hayatını bunun üzerine kurmuştur. Dileğimiz ve ümidimiz, darbe dönemlerinin artık kapanması ve bu karanlık günlerin bir daha yaşanmamasıdır.