Yunanistan Eğitim Bakan Yardımcısı ve Uluslararası Hukuk Profesörü Angelos Syrigos’un, “Türkiye’nin F-16’ları almasını istiyoruz. Şu an değil ancak uzun vadede. Çünkü Türklerin Batı tarafından kontrol edilmesini istiyoruz” sözlerini aktaran Yeni Şafak yazarı Nedret Ersanel, "Bir Yunanlı profesörün Türkiye’nin kötülüğüne açıklamasını, 'haklı' bulacağıma bin yıl yaşasam inanmazdım" dedi.

Ersanel, "Yeni F-16’lar da bizi bağımlı yapacak mı?.." başlıklı yazısında şunları kaydetti:

"Bir Yunanlı profesörün Türkiye’nin kötülüğüne açıklamasını, “haklı” bulacağıma bin yıl yaşasam inanmazdım…

Ama öyle. Yerden göğe haklı…

Bugün bile bir çok ‘Türkün’ aksini savunduğu düşünüldüğünde, fena halde iç burkan gerçeklik barındırıyor…

Yunanistan Eğitim Bakan Yardımcısı ve Uluslararası Hukuk Profesörü Angelos Syrigos’un, Atina’da da Amerika’daki güçlü Yunan lobisinde de reaksiyon yaratan sözleri şöyle…

“Türkiye’nin F-16’ları almasını istiyoruz. Şu an değil ancak uzun vadede. Çünkü Türklerin Batı tarafından kontrol edilmesini istiyoruz”…

Yarı işgal altında ve kapitule bir devletin yöneticisi/akademisyeni olarak sözlerinde çelişki görülebilir ama ayrı bahis. Fakat Türkiye’ye yönelik ‘temennisinin’ en ağır beddua sayılması gerekiyor…

Yaklaşık 80 yıldır mücadele ettiğimiz bir olgudan bahsediyor ve Türkiye’de S-400 tartışmalarının yoğun yaşandığı, nihayetinde ‘müttefik ve dostumuz’ ABD’nin yaptırım gadrine uğrayan, ortağı olduğumuz, milyar dolar bağladığımız F-35 projesinden atılmamızla sonuçlanan süreçteki çekişmeleri hem hatırlatıyor hem doğruluyor…

Bu tür silahları başka ülkeden aldığınızda, bağlantılı stratejik ve yaşamsal fonksiyonlarınız açık hale gelir. Geldi de…

Niye alıyoruz? İki sebep görünüyor; hava güvenlik sistemindeki eksikliği kısa/orta vadeli yamama ihtiyacından. En azından kendi uçaklarımız havalanana kadar. İki, belki F-35’lerden doğan alacak verecek mahsuplaşmasının bir parçası olarak. Çünkü bunlar vermez o parayı. Üzerine yatarlar…

Bunlar ana konunun kolları. Temel mesele, bu uçakların da yıllarca kullanılacak olması. ABD ile savunma sanayi ve eğitim konularında-eskisi kadar olmasa da-yine mesainiz olacak. Meselenin kanadığı yer burası. Hele eğitim. F-35’lerin teslimat tiyatrosunda bile pilotlarımız oraya eğitim için çağrılmışlardı.

Alış-verişin idamesi için on yıllarca sürecek eğitim işbirlikleridir canımıza okuyan. Yerli yapımlar için ihtiyaç duyulan yan ve alt sanayi dallarının, ‘ihtiyaç yok, hazırını alıyoruz’ diye kırılmasıdır.

Konuyu uzatmayacağım. S-400 tartışmalarında bu politikayı derinliğine inceledik, teorik ve neredeyse doktrine edilecek kadar füzelerin menzilini uzattık…

Sadece bir hatırlatma, ilaveten yeni tavsiye yapayım…

16 Eylül 2020’de size ‘Türkiye’nin hikayesi’ başlıklı bir yazı sunmuşum…

“Şu sıralar Hava Kuvvetleri eski komutanı İbrahim Fırtına’nın bir dizi eski kuvvet komutanı ile yaptığı söyleşilerden oluşan kitabını okuyorum. (‘Alçalmadan Yükselenler’, Kırmızı Kedi, 2020.)

Bu söyleşiler içinde doğal olarak onlarca uçağın ismi/modeli geçiyor. Okuru bilgilendirmek için ne zaman kaç adet alındığı ve ne kadar kullanıldığı dipnotlara düşülmüş. Biraz sonra fark ediyorsunuz ki, 1940 yılından başlayarak binlerce uçak Amerika’dan satın alınmış…

Dışişleri'nden ABD ve Avrupa ülkelerine seyahat uyarısı Dışişleri'nden ABD ve Avrupa ülkelerine seyahat uyarısı

İhtiyaçlar ve şartlar her zaman güçlü mazeretler oluşturur ama sonuçta iş bu uçakların satın alınmasıyla bitmiyor. NATO süreci de katıldığında, yedek parça ihtiyaçları, yenilenmeleri, en önemlisi eğitiminiz ve tabii personeliniz de Batı süreçlerinden geçiyor. Ve bu, yıllar, yıllar ve yıllar boyunca devam ediyor”…

Yeni tavsiye de şu; ‘Türk Ordusunda Batı Etkisi’, Kasım 2022, E. Çiftçi, Kronik Yayınları. 1960’a kadar getiriyor. Tabi devamı daha berbat, inşallah tamamlanır ama siz 1945-60 arasına göz atın. Tohumun nasıl vahşi ormana dönüştüğünü hemen göreceksiniz. Silah mı almışınız, göz bebeğinizden başka ordu mu yapmışsınız fark edeceksiniz…

Şimdi Yunanlıya, “Türklere Amerikan F-16’ları verilsin mi yoksa ‘verilmesin bize karşı kullanır’ mı dersiniz” diye sorsalar, adam hangi cevabı verir? Haklılığı o. Kendi ülkesinden ve Amerika’dan aldığı tepkiler bunun kanıtı…

Onun için, ‘yerli ve milli’ dendiğinde adamların ve bazılarının tüyleri diken diken oluyor…

‘Cinsiyetsiz’ ülke…

İsveç Başbakanı Ulf Kristersson’un, ‘Türkiye’nin NATO’ya katılma başvurularını onaylayacağından emin olduğunu ancak Ankara’nın bu onayın bedeli olarak istediği tüm talepleri yerine getiremeyeceğini’ açıklaması, üstelik bunu NATO Genel Sekreteri’nin önünde yapması, daha da üstelik, Stoltenberg’in de, “İsveç’in Türkiye ile imzaladığı muhtıraya uyduğunu” söyleyerek temize çekmesi sürpriz olmamıştır herhalde…

Türkiye’nin resmi düşüncesini henüz bilmiyoruz. Yine de ben şu cümleleri önemserdim; “Türkiye aynı zamanda yapamayacağımız ya da vermek istemediğimiz şeyleri istediklerini de söylüyor”…

Ne vermek istemiyorlar? PKK ve FETÖ’yü…

Bu iş kurulurken iki garip nokta vardı…

Bir, üçlü muhtıraya neden NATO’nun dahil edilmediği eleştirilmişti. NATO’nun-şahit olarak diyelim-yazılmaması kritik edilmiş, son sözün TBMM’nin olduğu savunmasıyla karşılanmıştı…

Eğer İsveç’in bu sözleri “yan çizmenin” ilk işaretlerinden ise TBMM’den geçmeyeceği, hatta TBMM’ye gelmeyeceği bile ortada.

İki, bunun üzerinde durulmadı; neden Finlandiya’nın İsveç’in üyeliğine iliştirilmiş/bağlanmış olduğu sorusu…

İnsanı ikirciklendiren, bu şüphelerin İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyeliği konusunda samimi olup olmadıkları tartışmasına açılması. Olmaz ise Türkiye’yi kötü gösterecek ve NATO zemininde, ‘Ankara’yı ne yapacağız’ tartışmasını başlatacak.

Bizde üyelik başvuruları iki cepheden konuşuldu; “hemen onaylayalım, sonuçta NATO üyesiyiz” ve “şartları yerine getirsinler öyle onaylayalım”. Ama bir de sesi az duyulanlar vardı; “şartları yerine getirsin, getirmesin onaylamayalım” diyenler…

Belki şimdi daha çok duyulur…"