Türkgün | Başyazı | Çileli bir hayatın büyük mirası: Mehmet Âkif Ersoy

Çileli bir hayatın büyük mirası: Mehmet Âkif Ersoy

KAYNAK: Yıldıray Çiçek

İstiklâl Marşı’mızın yazarı merhum Mehmet Âkif Ersoy’un hayatı, mücadelesi ve eserleri bende ayrı bir millî ve manevî cazibe uyandırıyor; zihnimde ise derin ama aynı zamanda hüzünlü bir iz bırakıyor. Son dönemde, yazı yazmak dışında kalan vakitlerimde onun hakkında kaleme alınmış eserleri okumaya özellikle özen gösteriyorum.

Bu çerçevede son dönemde sırasıyla şu kitapları okudum:
Sinan Meydan’ın “Öteki Mehmet Âkif / Vaiz”,
Mehmet Kurtoğlu’nun “Kim Beni Nerden Bilecek / Âkif Üzerine Konuşmalar”, Emin Âkif Ersoy’un “Babam Mehmet Âkif / İstiklâl Harbi Hatıraları” ve Ahmet Güner Sayar’ın “Çekiç ile Örs Arasında Mehmet Âkif Ersoy”.

Bu eserlerin hemen hepsinde ortak bir portre ortaya çıkıyor: Çileli bir hayat yaşamış; ancak vatan mücadelesinden zerre kadar geri durmamış, eserleri ve vaazlarıyla Millî Mücadele döneminde sembol hâline gelmiş bir Mehmet Âkif Ersoy…

Ancak Türk milletine “İstiklâl Marşı” gibi bir eseri kazandırmış olan Mehmet Âkif Ersoy, sağlığında hak ettiği değeri maalesef tam anlamıyla görmemiştir.

Kendi tabiriyle “gönlün harap, zihnin perişan” olduğu Mısır’a “gönüllü sürgün” olarak gidişinin temel sebebi; maaşsız, işsiz ve sürekli takip altında bırakılmış olmasıydı. Hastalık dönemindeki Mısır günleri ve İstanbul’da vefat ettiğinde resmî makamların ilgisizliği yüzünden cenazesinin oldukça sönük bir şekilde kaldırılması, bu acı tablonun en çarpıcı örneklerindendir.

En yakın dostlarından Mithat Cemal Kuntay cenaze törenini şöyle anlatır:

“Cenaze Beyazıt’tan kalkacak. Oraya gittim. Kimseler yok; bir cenazenin geleceği bile belli değil. Çok sonra birkaç kişi göründü. Biraz sonra çıplak bir tabut geldi. ‘Bir fukara cenazesi olmalı!’ dedim.”

Eğer üniversite gençliğinin ve halkın duyarlı katılımı olmasaydı, cenaze büyük bir vefasızlık ve sahipsizlik manzarasıyla kaldırılacaktı. Mezar taşının ve kabrinin ancak yıllar sonra yapılabilmesi de bu vefasızlığın bir başka göstergesidir.

Sahipsizlik ve çaresizlik içinde kötü alışkanlıklara yönelen oğlu Emin Âkif Ersoy’un hayatının, Tophane’de bir kamyon kasasında hazin bir şekilde son bulması ise gözümde her zaman hüzünlü bir sahne olarak canlanıyor. Koskoca Mehmet Âkif Ersoy’un oğlu Emin Âkif’in, babasının yokluğunda yazar Çetin Altan’dan “Siz ne münasip görürseniz” diyerek para istemek zorunda kalması ise bu hazin tablonun en acı sahnelerinden biridir. Bundan daha büyük bir yıkım olabilir mi?

Şimdi gelin, özetlenen bu hayata bir bakalım ve bugüne ulaşan noktayı görelim: Milyonlarca Türk evladı bugün onun yazdığı İstiklâl Marşı’nı okuyor, ezberliyor ve gönlüne nakşediyor.

Geçmişte kimi Batı’nın rahatsız olduğu, kimi “ırkçılık çağrıştırıyor”, kimi de “aşırı dinî kavramlar içeriyor” diyerek değiştirilmesini istediği ve bunu açıkça dillendirdiği dönemler yaşandı. Fakat bugün devlet ve millet el ele, gönül gönüle onun eserlerini yaşatmak ve nesilden nesile aktarmak için çaba gösteriyor.

Mehmet Âkif Ersoy’un düşmanları hâlâ yok mu? Var.
İstiklâl Marşı’nın düşmanları hâlâ yok mu? Var.

Ancak Âkif’e duyulan sevgi, onu ve eserlerini tanıma arzusu gün geçtikçe artıyor. Bu yüzden düşmanlarının sesi artık sinek vızıltısından öteye geçememektedir. Onun kıymetini yaşarken anlayamayanlar oldu; fakat bıraktığı miras zaman geçtikçe değerini daha da büyük bir hazine hâline getirdi.

Bir dava adamı nasıl olur sorusunun en somut cevabını hayatı boyunca yaşayarak göstermiş olan Mehmet Âkif Ersoy’u; 12 Mart 1921’de kabul edilen İstiklâl Marşı’mızın yıl dönümü vesilesiyle bir kez daha rahmet, minnet ve şükranla anıyorum.

Yarın 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi ve Şehitleri Anma Günü’nün yıl dönümü… Mehmet Âkif Ersoy’un “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?” dizeleriyle başlayan “Çanakkale Şehitlerine” şiirini, ondaki millî ve manevî ruhu anlamak ve kavramak için tekrar tekrar okuyun.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...