Polis Memuru Melih Okan Keskin, Ankara’da aracını muayene için götürdüğü TÜVTÜRK’te, kurum çalışanları tarafından darp edilerek hayatını kaybetti. Olay, Türkiye’nin gündemine oturdu ve toplumda şu soru belirdi: Türk polisi bile bunu yaşıyorsa, sıradan vatandaşlar nelerle karşı karşıya kalıyor olabilir?
Bu vahim hadise, kötülüğün sıradanlaştığı bir toplum olma yolunda hızla ilerlediğimizi gösteren çarpıcı bir örnektir. Bir aracın yanmayan lambası gibi basit bir gerekçeyle başlayan tartışma, bir polis memurunun linç edilerek hayatını kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Bu durum, toplumu oluşturan bireylerin psikolojik ve ahlaki çöküşünü açıkça ortaya koymaktadır.
TÜVTÜRK, Türkiye genelinde 210 sabit, 76 gezici, 5 motosiklet ve 18 gezici traktör istasyonuyla hizmet veren büyük bir kurumdur. Böylesine yaygın bir yapıda çalışanlara davranış, öfke kontrolü, liyakat, sağduyu ve kriz yönetimi eğitimi verilmedi mi? Verildiyse, bu vahşeti mümkün kılan zafiyetin sorumluluğu kime aittir?
İnsanın olduğu her yerde tartışmalar olabilir; ancak tüm çalışanların birleşerek bir polis memurunu beyin kanaması geçirene kadar darp etmesi, adeta bir çete düzenini andırmaktaydı. Saldırganlardan yalnızca iki kişinin tutuklanmış olması, olaya karışanların sayısının çokluğu düşünüldüğünde kamu vicdanını tatmin etmemektedir.
Bir hiç uğruna hayatı elinden alınan Türk polisi, geride gözü yaşlı bir eş ve iki çocuk bırakırken; şuursuzca hareket eden TÜVTÜRK çalışanları hem bir insanın hayatını hem de kendi geleceklerini karartmış oldu.
Birçok temsilcilikte TÜVTÜRK çalışanlarının vatandaşlara yönelik davranışlarının sıkça eleştirildiği bilinen bir gerçektir. Bu acı olay, mutlaka bir ders olmalı ve kurumda çalışanların davranışlarını kontrol edip denetleyebilecek etkili bir otokontrol sistemi oluşturulmalıdır.
Son yıllarda toplumdaki cinnet hâlini neredeyse her alanda gözlemliyoruz. TÜVTÜRK çalışanlarında ortaya çıkan bu cinnet hali, aslında toplumun genel ruh hâlinin bir yansımasıdır. Trafikte, sokakta, okulda, fabrikada, tribünde, siyaset arenasında, medyada, aile içinde ve arkadaş çevresinde her gün bu akıl tutulmasının örnekleriyle karşılaşıyoruz. Ancak bir Türk polisinin adeta linç edilerek hayattan koparılması, toplumda zaten zedelenmiş olan güven duygusunu daha da sarsmıştır. Çünkü suçu önlemesi, suçluyu yakalaması beklenen polisin bile linç edildiği bir ortamda kim kendini güvende hissedebilir?
Suç oranları artıyorsa, caydırıcı cezaların da artırılması gerekir. Aksi hâlde toplumdaki bu cinnet hâlini frenlemek mümkün görünmüyor. Ancak mesele yalnızca cezalarla da sınırlı değildir. Bu toplumun acilen bir Ruh Sağlığı Yasasına ihtiyacı vardır. Nitekim MHP, yıllar önce bu ihtiyacı gerekçeleri ve temellendirmeleriyle birlikte TBMM gündemine taşımıştı.
TÜVTÜRK’te yaşanan olay ve benzeri pek çok hadise, çölde su ararcasına toplumun ruh sağlığını onarmaya odaklanmamız gerektiğini göstermektedir. Daha yalnızca son bir hafta içinde bile dehşet verici örnekler yaşanmıştır.
Örneğin Aksaray’da, trafik nedeniyle iki kişiyi silahla öldüren esfel-i sâfilîn bir yaratık, herkesi iğrendiren şu sözlerle kameralara konuşuyordu:
“Önüme geçmeye çalışanı vururum. Ben muhtar Hamza. Pişman değilim, onur duyuyorum.”
Kim bilir bu yaratık yüzünden kaç çocuk yetim kaldı, kaç aile perişan oldu?
Bitmedi… Tokat’ta dört ay önce öldürülen 80 yaşındaki Zihni Cankurtaran’ın, mal varlığı için öz oğlu tarafından katledildiği ortaya çıktı. Çanakkale’de ise emanet verdiği altınları geri alamadığı gerekçesiyle bir baba, oğlunu öldürdü. Hepsi son bir haftanın acı örnekleri…
Herhâlde bu tablo, “Allah korkusunu” yitirmiş bir toplumun en acı manzarasıdır. Ne diyelim Allah yardımcımız olsun…