Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, sosyal medya hesabı üzerinden Türk gençliğinin içinde bulunduğu tehlikelere ve toplumsal yozlaşmaya dikkat çeken kapsamlı bir analiz paylaştı.
"Milli Kodlarımızdan Uzaklaşıyoruz"
Türk milletinin karakterinin zorluklarla mücadeleyle yoğrulduğunu hatırlatan MHP'li Özdemir sosyal medya paylaşımında şu ifadeleri kullandı:
Bir Nesli Kaybedersek, Vatanı Kaybederiz
Türk Milleti yaşamın koşullarını; tabiatla, hasım odaklarla ve tüm bunlarla beraber çetin mücadele koşullarıyla yoğrulmuş, her türlü zorlukla başa çıkma kabiliyeti yüksek bir millettir.
Milletin en temel yapı taşı kuşku yoktur ki ailedir. Aileyi var eden ise önce anne, sonra baba, ardından da evlatlardır. Belki de bu sebepledir ki milli kodlarımızda biz vatana anne, devlete ise baba yakıştırması yaparız. Geriye kalan hepimizse vatanın ve devletin evlatları olarak kendimizi görürüz.
Ancak iyiye gitmeyen birşeyler olduğu, yeni neslin milli gelenek ve göreneklerimizden, hatta inanç dünyamızın esaslarından uzaklaşarak, maneviyattan koptuğu, maddiyatçı bir anlayışa yöneldiği, daha da vahimi ise ruhsuz, şuursuz ve iradesiz bir yapıya sürüklenmeye başladıklarına dair endişeler de hepimizde mevcut.
Doğrudur, yanlış giden birşeyler var. Üstelik bunlar sadece bir nesli, hepimizin canı olan evlatlarımızı değil, topyekun bir milleti tehdit eden neticeler doğurmaya başladı.
İki gündür Türk Milleti’nin yüreğini yakan; milli geleneğimiz ve tarihimizde asla görülmemiş şekilde okullarda gerçekleşen saldırılar hepimizin yüreğini sızlattı.
Herkes hep birlikte neden böylesi bir acıyla muhatap olduğumuzu sorguluyor. Medyanın şiddeti özendiren, bireyselliği öne çıkarıp beraberliği yok sayan, sürekli şiddet ve cinayet temelli haber ve yayınları ile beraber, dijital dünyanın kontrolsüz bir mecra haline gelerek, erken yaşta sanal alemin kontrolsüz ve karanlık delhizleriyle tanışmanın evlatlarımızı bu hale getirdiği görüşü yaygın. İlave olarak çocuklarımız ve gençlerimiz için rol-model olarak tabir edilen “ünlü” olarak adlandırlan kesimlerin Türk kültürüne yakışmayan yaşam tarzlarının da yeni nesil üzerinde olumsuz etki yarattığına dair fikirler de buna eklenebilir.
Neresinden bakarsak bakalım, tespit konusunda haklılıklar fazla ama tedbir ve tedavi konusunda ne yazık ki hala bazı kesimlerin maksatlı yanlış yorumları mevcut.
“Biz böyle değildik!” derken, “biz nasıldık?” sorusunun cevabını doğru sorup, evlatlarımız ve yeni nesil için tutarlı, hassas, dikkatli ve titiz bir eylemi hayata geçirebilme sorumluluğumuz vardır.
Mesela biz ve eski nesil, hem birbirinden hem de yakın sosyal çevresinden bu kadar uzak değildi. Ne gecekondulara, ne köy evlerine, ne de apartman dairelerine tıkılıp kalan bir neslimiz yoktu bizim. Sokaklarda top oynar, ip atlar, uçurtma uçurur, seksek atar, Ramazanda güle oynaya tüm mahallenin çocuklarıyla teravih namazına gider (hatta namazda kim gülecek diye birbiriyle uğraşır), iftar saatinde mis gibi kokusuyla fırında ekmek ve pide kuyruğunda bekler, bayramlarda yeni alınan kıyafetlerimizi baş ucumuza koyar, hıdrellezi iple çekerek ateş yakıp üzerinden atlar, ellerimiz soğuk ve topraktan çatlayıncaya kadar misket oynar, gazoz kapaklarıyla bir sürü yeni oyunlar geliştirir, tahtadan kılıçlarla adeta sefer düzenler, söğüt ağacından ve don lastiğinden ok ve yay yapar, okul zamanı gelince defter kaplar, beden eğitimi derslerini iple çekerken eşofmanı ağırlık yapmasın diye mutlaka pantolon altına giyerdik…
Bunun gibi daha nice nice örnekler vermek mümkündür. Ama hepsinde var olan gerçeklik, henüz çocukluk çağlarımızda ne kadar oyun, uğraş, mevzu varsa; hepsinde de beraberce bir arada yaşamayı öğrenirdik. Yaratıcılıklarımız gelişirdi. Biz oyun oynarken, yanımızdan geçen yaşlı bir komşu görürsek mutlaka ellerinden paket ve poşetleri alarak evine kadar taşır, acıkınca annelerimizden yağlı ekmek ister, susamışsak bize en yakın evdeki komşumuzun ziline basar su ister ve kana kana içerdik… Hepsinde sevgi, saygı, mütevazilik vardı. Hepsi de milli kültürümüzün en güzide öğütlerinin gerçek hayatta nasıl yaşanması gerektiğinin birer örneğiydi belki.
Şimdi bunlardan hangisi kaldı? Değişen sosyal şartlar çocuklarımızı “aman gözümün önünde olsun” diyerek kapalı odalara hapsetmeye sebebiyet vermemeliydi. Daha kaba ve genel bir ifadeyle gavurun adeti bizim adetimiz olmamalıydı.
O sebeple öze dönüş şart. Evlatlarımızı yetiştirme tarzı sadece eğitim sistemimizi ilgilendiren bir konu değildir.
Ailelerimizin üzerine düşen sorumlulukları yerine getirebilmeleri, evlatlarımıza bir arada nasıl yaşanması gerektiğinin kendisi öğretilmeli.Ve en önemlisi, lütfen bırakın çocuklar sokaklarda ama yine gözünüzün önünde rahatça birbirleriyle oynasın. Onlara bilgisayar ve tablet alın ama komşularınızın çocuklarıyla oynamaya, zaman geçirmeye de teşvik edin. Kendi başına ekmek almaya gönderin mesela, sorumluluk almayı da, başkalarına faydalı olabilmeyi de, kendi başına nasıl yaşaması gerektiğini de aşılayın. Güvenmenin ve kuşku duymanın, maneviyatın ve maddiyatın, doğrunun ve yanlışın ne olduğunu onlara her koşulda arkalarında ve yanlarında olduğunuzu hissettirerek gösterin.
Kuşku yoktur ki eğitim sistemimizde de belki bazı yeni düzenlemelere ihtiyaç var. Bu kadar teorik bilgi yerine arttıralım beden eğitimi derslerinin saatlerini, sosyal gezilerin kapsam ve süresini yeniden düzenleyelim. Tabiat dersleriyle onları dört duvar arasına tıkmak yerine okulun aslında öğrenimin olduğu her yer olduğunu gösterelim.
Aksi halde kontrolü hiçbirimizin elinde olmayan sanal dünya üzerinden, sanal gerçekliklere çocuklarımızı mahkum ederek, onları hayatın gerçeklerinden ve hakikatlerden uzaklaştırmayalım…