İslam hukukunda ibadetlerin ifası, kişinin bedensel halleriyle doğrudan ilişkilidir. Özellikle hamilelik sürecinin kesintiye uğraması (düşük) durumunda, kadının oruç tutup tutamayacağı sorusu, ortaya çıkan kanamanın niteliğine göre cevap bulmaktadır. Geleneksel içtihatlar ile modern tıbbın verilerini harmanlayan fıkhi görüşler, cenin olduğu tıbben kesinleşen her durumun lohusalık kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini savunuyor. İşte mezheplere göre farklılık gösteren o hükümlerin detayları.
Mezheplerin Yaklaşımı ve Lohusalık Şartı
Düşük sonrası görülen kanın mahiyeti, mezhepler arasında iki temel eksende tartışılmaktadır:
Hanefi ve Hanbeli Görüşü: Geleneksel olarak bu iki mezhep, düşen ceninde el, ayak veya parmak gibi uzuvların belirmiş olmasını şart koşar. Uzuvlar belirmişse gelen kan "lohusalık", belirmemişse "istihaza" (özür) kanı olarak kabul edilir. Ancak bu hükmün, tıbbın yetersiz olduğu dönemlerde maddenin cenin olup olmadığını anlamak için konulduğu unutulmamalıdır.

Şafii ve Maliki Görüşü: Bu iki mezhebe göre, her türlü düşük (organları belli olsun ya da olmasın) lohusalık sebebi sayılır. Eğer düşenin bir cenin olduğu biliniyorsa, kadın doğrudan lohusalık hükümlerine tabi olur.
Güncel Tıbbi Veriler ve Sonuç
Günümüzde gelişen tıp teknolojisi, düşen maddenin cenin olup olmadığını uzuvların belirmesine gerek kalmadan tespit edebilmektedir. Bu bağlamda:
Cenin Tespiti: Tıbben düşenin bir cenin olduğu kesinleşmişse, organ gelişim aşamasına bakılmaksızın bu durum lohusalık kabul edilmelidir.
İbadet Durumu: Lohusalık hükmüne tabi olan kadınlar, bu süre zarfında oruç tutamazlar. Tutamadıkları oruçları daha sonra kaza etmeleri gerekir.
Özür Hali: Eğer düşen madde tıbben cenin olarak nitelendirilmiyorsa, gelen kan özür kanı sayılır ve bu durumda ibadetlerin ifasına engel bir durum oluşmaz.