Milletin alın terine ihanet edilemez
“Yoksulun sırtından doyan doyana, doyan doyana…
Bunu gören yürek nasıl dayana, nasıl dayana?”
Yaşadığımız atmosferi en iyi özetleyen sözler, belki de bu türkünün dizeleridir.
Türkiye’nin son yıllardaki yoğun gündemini yolsuzluk, rüşvet, kara para aklama ve dolandırıcılık olayları oluşturuyor. Her gün yeni bir olayla güne başlıyor, çoğu zaman başka bir skandalla günü kapatıyoruz. Artık bu meselelerin iktidarı ya da muhalefeti kalmadı. Her siyasi yapı içinde benzer suçlara karışan kişiler çıkabiliyor. Asıl önemli olan, kim olduğuna ve hangi siyasi çevreye mensup bulunduğuna bakılmaksızın bu tür suçlarla hukuk ve adalet çerçevesinde mücadele etmek; kamu vicdanını rahatlatacak, adalete olan güveni güçlendirecek bir duruş sergilemektir.
CHP’li belediyelerdeki yolsuzluk ve rüşvet iddiaları gündemin önemli başlıklarından biri olmayı sürdürürken ve yeni operasyonlar devam ederken, Türkiye bu kez de bir fon vurgunu olayıyla çalkalanıyor. İktidar partisi içinde görev yapan ya da iktidarla bağlantısı bulunan bazı kişilerin adlarının karıştığı bu olay, kamuoyunda büyük tepkiye yol açtı.
Söz konusu fon vurgunu kapsamında 116 kişinin tutuklandığı, 25 kişinin ise vurgundan elde edildiği belirtilen 10,3 milyar lirayı iade ettiği iddia ediliyor. Bu elbette yetmez. Kim varsa hepsinin elinden vurgun parası kuruşu kuruşuna alınmalıdır. Bu durumda iktidarın olayın üzerinde hassasiyetle durduğunu göstermektedir.
Adalet Bakanı Akın Gürlek’in konuyla ilgili yaptığı şu yeni açıklama ise özellikle dikkat çekiyor:
“Fon soruşturmaları kapsamında yapılan gönüllü iadelerin hukuki niteliği konusunda hiçbir tereddüde yer bırakılmayacaktır. Gönüllü iade yapılması, tek başına hiçbir gerçek veya tüzel kişinin hukuki sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Mağduriyetlerin giderilmesine katkı sağlayan bu iadeler, soruşturmaların yürütülmesine ve delillerin değerlendirilmesine engel teşkil etmez.”
Bu açıklamanın ortaya koyduğu ilke son derece açıktır: Elde edilen paranın iade edilmesi, hukuki sorumluluğu kendiliğinden ortadan kaldırmaz. Dolayısıyla fon vurgunu iddiasına adı karışan, gerçeği gizlemeye çalışan ya da soruşturmadan kaçmak için kıyıda köşede saklanan hiç kimse hukukun dışında tutulmamalıdır.
Siyasi nüfuzunu kullanarak haksız kazanç elde eden, kamu kaynaklarını veya insanların birikimlerini istismar eden kim varsa, konumu ne olursa olsun hukuk önünde hesap vermelidir.
Hırsızlığı, rüşveti, yolsuzluğu ve vurgunu yapanları korumak, hiçbir siyasi partiye fayda sağlamaz. Aksine, bünyesinde çürüme barındıran siyasi yapıların bu çürümeyi daha da derinleştirmesine yol açar. Bunun bedelini ise yalnızca o siyasi yapılar değil, maddi ve manevi kayıplara uğrayan toplumun tamamı öder.
Nitekim CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, CHP’li belediyelerdeki iddialar karşısında “Bizde rüşvet yok, irtikâp yok, yalan yok, zimmet yok, yolsuzluk yok. Bize karşı iftira var.” şeklindeki açıklaması da bu tartışmanın önemli örneklerinden biridir. İddiaları bütünüyle reddeden ve bunları iftira olarak nitelendiren bu yaklaşımın siyasi açıdan ne kadar garabet olduğu anlaşılmıştır. Özgür Özel bu tavrı sergilediği günden beri iki yakası bir araya gelmemiş, belini doğrultamamıştır. Hatta onun savunduğu belediye başkanları bile ona da para verdiklerini iddia etmiştir. Özgür Özel’in başında olduğu bir Türkiye’de yandaşları fon vurgunu yapsa belli ki, o zamanda “Bizde fon vurgunu yok. Bize karşı iftira var.”” diye savunma yapar ve inkâr ederdi.
İktidar cephesinin ise Özgür Özel’in bu garabet siyasi duruşunun aksine fon vurgunu soruşturmasında zerre şüphe bırakmayan ölçüde bir kararlılık ve tavizsizlik sergilemesi gerekir. Ancak bu kararlılık yalnızca açıklamalarda kalmamalı; siyasi konumu ve bağlantıları ne olursa olsun, sorumluluğu bulunan herkes için hukuk eşit ve eksiksiz işletilmelidir. Hiç kimseye siyasi nüfuzu nedeniyle ayrıcalık tanınmamalı, hiç kimse de siyasi kimliği nedeniyle peşinen suçlu ilan edilmemelidir.
Çünkü adalet, yalnızca karşı tarafın yanlışlarını ortaya çıkarmakla değil, kendi tarafında bulunanlar söz konusu olduğunda da aynı ilkelerden taviz vermemekle sağlanır. Yoksulun sırtından kazanç sağlayanların, insanların alın terini ve birikimlerini istismar edenlerin hesabı sorulmadıkça, toplumun adalete olan güvenini yeniden tesis etmek mümkün olmayacaktır.
Türkiye’yi arındırmak ve temiz bir toplum düzeni inşa etmek için önemli bir fırsat doğmuştur. Herkes önce kendi kapısının önünü temizler, yanlışların üzerini örtmek yerine onlarla yüzleşirse toplum huzura kavuşacak; yoksulun sırtından geçinmeyi alışkanlık hâline getiren bu düzenin sonu gelecektir.
İnsanlar geçim sıkıntısıyla boğuşurken ve hayat şartları günden güne ağırlaşırken yaşanan yolsuzluk, rüşvet ve vurgun olayları, toplumun psikolojisini daha da yıpratmaktadır. Geçim derdinin üzerine eklenen bu adaletsizlikler, insanların geleceğe dair umutlarını zayıflatırken toplumsal vicdanda derin yaralar açmaktadır.
Gerek iktidar gerekse muhalefet, toplumun vicdanında temiz kalabilmek için bu tür olaylarla mücadele konusunda ortak bir kararlılık ortaya koymalı ve bu kararlılığı somut adımlarla hayata geçirmelidir. Aksi hâlde, bunun bedelini yine Türk milleti ödeyecek; ülkenin bugünü ve geleceği bir kez daha ağır yara alacaktır. Artık yoksulun sırtından doyanların temizlenme zamanıdır. Bu mücadele, makamı ve siyasi kimliği ne olursa olsun, her yöneticinin bir şeref ve namus meselesi olmalıdır.
MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli’nin, “Cümle halkın emek ve alın terinin hülasası olan devlet mülkünü omuzlarda taşımak büyük bir sorumluluktur. Devlet mülküne tasallut edenin adaletle terbiyesi ise devlet ahlakındadır.” şeklindeki mesajı, sorumluluk sahibi herkese önemli ve anlamlı bir hatırlatma olmuştur.