Haber: Tolga POLAT / TÜRKGÜN
Dünyada savaşlar tarih öncesinden günümüze kadar çoğunlukla ideoloji, jeopolitik güç, güvenlik, din ve milliyetçilik gibi karmaşık nedenlerden dolayı ortaya çıktı. Ancak sanayi devriminden bu yana modern dünyanın fosil yakıtlara olan ihtiyacı, ülkeleri petrol, doğal gaz, kömür gibi kaynaklara yöneltti. Kısaca enerji, çoğu zaman savaşların arkasındaki "görünmez el" ya da süreci hızlandıran bir katalizör görevini üstlendi. Böylelikle savaşlar eski sebeplerinden daha çok, enerjiye olan ihtiyaca göre şekillendi. Petrol Yüksek Mühendisi, MHP MYK Üyesi Bulduk Özdemir ile enerji dünyasını konuştuk...
Enerji savaşları denince akla gelen en net örnek 1990 yılında patlak veren 1. Körfez Savaşı olsa gerek. Irak lideri Saddam Hüseyin, büyük bir borç yükü altındayken hem zengin petrol rezervlerine el koymak hem de petrol fiyatlarını manipüle ettiği iddiasıyla Kuveyt’i işgal etmişti.
Her ne kadar resmi gerekçe "kitle imha silahları" ve "demokrasi getirmek" olarak sunulsa da, Irak Savaşı'nın, Irak'ın dünyanın en büyük kanıtlanmış petrol rezervlerinden birine sahip olması nedeniyle çıktığı bilinen bir gerçek.
Ve Suriye. Suriye kendi başına devasa bir petrol üreticisi değil, ancak enerji koridorlarının (boru hatlarının) kavşak noktasında yer alması, ülkenin sorunlarla dolu tarihinin en büyük nedenlerinden biri olarak görülür.
Enerji, savaşların her zaman tek sebebi değildir; ancak orduları yürütmek, sanayiyi ayakta tutmak ve küresel ekonomiye hükmetmek için vazgeçilmezdir. Bu yüzden devletler, risk gördükleri anda enerji kaynaklarını güvenceye almak için askeri güce başvurmaktan çekinmezler. Gelecekte ise bu savaşların petrol için değil, yenilenebilir enerji için kritik olan lityum, kobalt ve nadir toprak elementleri için yapılacağı öngörülüyor.

Petrol Yüksek Mühendisi, MHP MYK Üyesi Bulduk Özdemir ile enerji dünyasını konuştuk…
Özdemir, Doğu Akdeniz'in, dünyada ispatlanmış petrol rezervlerinin %47’sini, doğal gaz rezervlerinin %43’ünü barındıran Orta Doğu coğrafyasının; Akdeniz’e, Ege’ye, Karadeniz’e, Kızıldeniz’e ve Atlantik’e açılan kapısı olduğunu belirterek, "Doğu Akdeniz gazının stratejik değeri artık sadece rezerv miktarından kaynaklanmıyor" dedi.
Doğu Akdeniz’de enerji paylaşımı konusunda Türkiye’nin avantajı ve dezavantajları için ise şu yorumu yaptı:
Doğu Akdeniz sadece petrol ve doğal gaz varlığı açısından değil aynı zamanda “enerji ipek yolu” olmasından dolayı, dünyanın her tarafına kolayca dağıtım ve transfer edilebileceği stratejik bir bölgedir. Türkiye, Doğu Akdeniz'de en uzun kıyı şeridine sahip ülke. Enerji kaynaklarının Batı'ya aktarılmasında en güvenli ülke.
Doğu Akdeniz'de dönen dolaplar ve türkiye
Özdemir; İsrail, Mısır, Güney Kıbrıs ve Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'deki iş birliklerinin Türkiye’ye etkisiyle ilgili ise şunları söyledi:
Doğu Akdeniz’deki enerji kaynakları ekonomik, askeri ve jeopolitik bakımdan bölge ülkeleri açısından yeni fırsatlar sunarken, bir yandan da yönetilmesi zor riskler yaratıyor. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (BMDHS) göre, bölgede bulunan doğal gaz yatakları üzerinde kıyı devletleri olan Mısır, Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Lübnan, Suriye, İsrail ve Gazze Şeridi hak sahibidir.
ABD, Batılı müttefikleri ve bölgesel aktörler İsrail, Mısır, Yunanistan ve GKRY ile iş birliğine giderek, Körfez bölgesindeki ve Doğu Akdeniz'de keşfedilen trilyonlarca dolarlık petrol ve doğal gaz kaynaklarına hâkim olarak, güvenli bir şekilde Avrupa’ya taşımak istiyor.
İsrail, Levant baseninde ve Kıbrıs’ın güneyinde Afrodit bölgesinde keşfedilen doğal gazın, Doğu Akdeniz Boru Hattı (EastMed) adını verdikleri proje ile 1.300 km’si deniz altında olmak üzere toplam 1.900 km ile Kıbrıs ve Girit üzerinden İtalya’ya yıllık 350 milyar metreküplük kapasiteyle taşınmasını planlıyor. İsrail, Mısır ile anlaşarak özellikle Nil baseninde ispatlanan doğal gaz rezervlerini de bu projeye dâhil etmek istiyor.
Bu projenin gerçekleşmesi ekonomik açıdan çok maliyetli, sürdürülebilir değil, içerisinde güvenlik riskleri var. Türkiye ile Kıbrıs Türk devletinin kıta sahanlığı ile çakışan alanlarından geçmesi gerekiyor. Önümüzdeki dönemde ülkemizin kıyıdaş ülke Mısır ile yapabileceği bir münhasır ekonomik bölge (MEB) antlaşma, Mısır’a şu an Yunanistan ile yaptığından daha fazla deniz yetki alanı sunar. Günümüzde Türkiye ve Mısır’ın siyasi, askeri ve ekonomik iş birlikteliklerinin stratejik seviyeye doğru ilerlemesi de bu projenin hayata geçirilme olasılığını düşürmüştür.
RUSYA VE ABD, SAVAŞTAN DAHA ÇOK KAZANÇ SAĞLADI
Bulduk Özdemir'e, "İran ile yaşanan savaşın ardından Orta Doğu’daki enerji dengesi sizce nasıl değişti? En büyük kazanan ve kaybeden kim oldu?" sorusunu sordum. Cevap çarpıcı:
Orta Doğu’daki gerilimlerin ardından petrol piyasaları oldukça hassas bir döneme girdi. Brent Petrol varil fiyatları savaş öncesinde ortalama 75 dolar civarında seyrederken, zaman içerisinde 120 dolara kadar yükseldi. Hürmüz Boğazı'nın kapanması dünya piyasalarında çok ciddi ekonomik ve jeopolitik etkileri ortaya çıkardı.
Enerji maliyetleri yükselince; üretim, lojistik, sanayi ve gıda taşımacılığı pahalanır. Bunun sonucu olarak da dünya genelinde enflasyon yeniden yükselir, merkez bankaları faiz indirimlerini durdurabilir.
Ülkemiz açısından baktığımızda, krizin devam etmesi durumunda enerji ithalat faturası büyür, akaryakıt fiyatları yükselir, cari açık baskısı artar ve enflasyon üzerinde ek baskı oluşur.
Kazanan veya kaybedeni söylemek kolay değil ama kısa vadede daha yüksek enerji fiyatları, üretimi kesintiye uğramayan petrol ve gaz ihracatçılarının gelirlerini artırabilir. Ancak yüksek fiyatlar aynı zamanda küresel talebi ve ekonomik büyümeyi olumsuz etkileyebilir.
Enerji ithalatçısı ülkeler, yüksek fiyatlar nedeniyle genellikle daha yüksek maliyetlerle karşılaşabilir. Çatışmanın yaşandığı ülkeler, altyapı hasarı, yatırımcı güvenindeki azalma ve ticaretin aksaması gibi nedenlerle çoğu zaman önemli ekonomik kayıplar yaşayabilir. Her şeye rağmen Rusya ve ABD’nin bu savaştan daha fazla kazanç sağladığı, İran, Çin, Körfez ülkelerinin zarar gördüğünü söyleyebiliriz.
Bu savaşın önemli göstergelerinden biri de alternatif rotaya ihtiyaç duyulduğu gerçeğidir. Körfez enerjisinin Batı'ya taşınmasında en güvenli ve ekonomik rota Türkiye’dir. Özellikle Avrupa şunu istiyor: “Hürmüz riskli, farklı kaynaklardan gaz bulalım.”
Türkiye bu noktada “güvenli koridor” olabilir. Türkiye’nin başlattığı Irak Kalkınma Projesi ve planlanan Hicaz Demir Yolu Projesi stratejik önem arz etmektedir.

65–70 MİLYAR DOLAR ENERJİ FATURAMIZ VAR
Bulduk Özdemir, "Türkiye enerji alanında bağımsızlaşma yolunda mı yoksa hâlâ yüksek oranda dışa bağımlı mı?" sorusuna ise şu yanıtı verdi:
Ülkemiz hidrokarbon madenler açısından zengin bir ülke değildir. Genel anlamda enerjide ortalama %70 oranlarında dışa bağlıyız. Türkiye’nin enerji ithalat faturasını en çok etkileyen kalemler ham petrol ve petrol ürünleri, doğal gaz ve taş kömürüdür. Küresel enerji fiyatlarına bağlı olarak yaklaşık 65–70 milyar dolar bandında enerjiye ödeme yapıyoruz.
Doğal gazda yıllık tüketim yaklaşık 50–60 milyar m³. Karadeniz Sakarya Gaz Sahası'nda üretim devam ediyor ve günlük üretim yaklaşık 9–10 milyon m³ seviyesine ulaşmış durumdadır.
Petrolde ise günlük petrol tüketim yaklaşık 1–1,2 milyon varil. Yerli üretim yaklaşık 130–150 bin varil/gün seviyesindedir.
Rüzgâr enerjisinde kurulu güç yaklaşık 14 GW ve güneş enerjisinde ise kurulu güç yaklaşık 22–24 GW seviyesine ulaşmış durumdadır. Türkiye’nin toplam elektrik kurulu gücü yaklaşık 120 GW düzeyindedir.Türkiye'nin enerjide bağımsızlığa ulaşmak için yaptığı yatırımlardan biri de Akkuyu Nükleer Güç Santrali'dir. Toplam kapasitesi (4.800 MW) Türkiye elektrik ihtiyacının %10’nu kadardır ve toplam 4 reaktörden oluşuyor. 2026 yılı sonunda birinci üniteden elektrik üretimine geçilecektir. Ayrıca Sinop ve Trakya'da yeni güç santralleri çalışmaları devam etmektedir. Temiz, çevre dostu, kesintisiz güç kaynağı olarak ülkemizin bu projeleri gerçekleştirmesi stratejik önemdedir.
Devletimiz enerjide bağımsızlığa ulaşma yolunda derin denizlerde sismik araştırmalar, sondaj çalışmaları yapabilen gemilere yatırım yapmıştır. Bu sayede kendi yetkin insan kaynaklarımızla Karadeniz’de, Akdeniz'de Libya ve Somali açıklarında çalışmalarımız devam etmektedir. Ayrıca ülkemizin toplam doğal gaz depolama kapasitesi yaklaşık 10,4 milyar m³, petrolde ise 0–12 milyon m³ seviyesindedir.
Türkiye'nin jeostratejik konumu gereği enerji zengini bölgeler olan Orta Doğu, Hazar Havzası ve Rusya ile enerji tüketiminin yoğun olduğu Avrupa arasında doğal bir köprü konumunda olduğunun altını çizen Bulduk Özdemir, "Bu durum, ülkeyi yalnızca bir geçiş güzergâhı değil, aynı zamanda bir enerji ticaret merkezi hâline getirme potansiyeli taşımaktadır. Bu tezi doğrulayan faktörler şunlardır: Doğal gaz ve petrol boru hatlarının kesişim noktası, LNG terminalleri ve depolama tesisleriyle desteklenen altyapı, Avrupa’nın enerji arz güvenliği açısından kritik rol, sahip olduğu milli savunma araçları ve güçlü ordusu ile bölgemizde barış ve istikrarın adresi en önemli adresi olmasıdır."
Bulduk Özdemir, değerlendirmelerini şöyle sürdürdü:
Türkiye; hukuki ve piyasa yapısını (serbest piyasa kuralları güçlendirilmeli, şeffaf fiyat mekanizması, uluslararası yatırımcı güveni şart, uluslararası tahkim güvencesi, enerji ticaret platformları, yapay zekâ destekli talep tahmini, finansal türev ürünler) tamamlar ise enerji artık sadece fiziksel değil, finansal bir piyasadır. Türkiye artık sadece “geçiş ülkesi” veya “gelişen piyasa” değil, aynı zamanda enerji + finans + jeopolitik merkezdir.
Enerji, teknoloji ve kritik maden savaşları
Bulduk Özdemir, enerji, teknoloji ve kritik maden savaşları üzerine şu yorumu yaptı:
Küreselleşmenin ilk dönemlerinde ticaret, büyük ölçüde teknik ve ekonomik bir faaliyet olarak ele alınırken; 21. yüzyılın ikinci çeyreğine gelindiğinde ticaretin ve ulaştırma koridorlarının açık biçimde siyasallaştığı bir döneme girilmiştir.
Artık limanlar, boğazlar, demir yolları, enerji hatları ve dijital altyapılar yalnızca ekonomik değer üretmemekte; aynı zamanda jeopolitik güç mücadelesinin ana araçları hâline gelmektedir.
Kobalt, lityum, nikel, manganez ve grafit gibi kritik mineraller, pil ve batarya üretimi için vazgeçilmez ham maddeler arasında yer alırken bu kaynakların çıkarılması ise sınırlı sayıdaki ülkede yoğunlaşıyor. Kritik minerallerde olduğu gibi nadir toprak elementlerinin üretimi de belirli ülkelerde yoğunlaşıyor. Nadir toprak elementlerinin yaklaşık yüzde 40’ı ve küresel üretimin yüzde 69’u Çin’de bulunuyor. Bu rakamlar Çin’i nadir toprak elementleri üretiminde zirveye taşıyor.
Kritik madenler ve nadir toprak elementleri, Türkiye’nin 21. yüzyıl sanayi politikası açısından petrol kadar stratejik bir değere sahiptir. Nadir toprak elementleri günümüzde ve gelecekte özellikle; mıknatıs, elektronik, radar, rüzgâr türbini, batarya, yüksek sıcaklığa dayanıklı alaşım, mühimmat, uçak motorları ve yenilenebilir enerji sistemleri vb. alanlarında artan miktarda kullanılacaktır. Ülkemizde Eskişehir–Beylikova Sahası, yaklaşık 694 milyon ton cevher rezerviyle dünyadaki en büyük ikinci NTE yataklarından biridir. Ayrıca Malatya, Kütahya, Burdur ve Isparta bölgelerinde de potansiyel kaynak alanları tespit edilmiştir. Burada önemli husus bu madenleri işleyecek yüksek teknolojiye sahip olmaktır.