Türkgün | ÖZEL HABER | Türk ve Türkiye yüzyılının dayanakları-2 Egemen devlet olmak şart

Türk ve Türkiye yüzyılının dayanakları-2 Egemen devlet olmak şart

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, egemen devletin; dünya üzerinde kendi bölgesinin egemen iradesini elinde bulunduran, bu bölgede söz sahibi olan ve alternatif politikalar geliştirebilen devlet anlamına geldiğini söyledi.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, egemen devletin; dünya üzerinde kendi bölgesinin egemen iradesini elinde bulunduran, bu bölgede söz sahibi olan ve alternatif politikalar geliştirebilen devlet anlamına geldiğini söyledi.

KAYNAK: TÜRKGÜN

Siyasal coğrafyasını, jeopolitik hamleler bağlamında bir güç olarak kullanabilen devletin, egemen devlet olduğunu belirten MHP lideri Bahçeli, "Bunun için Türkiye, egemen devlet olarak bölgede öngörülebilirlik ve istikrar açısından kapsamlı bir yol haritası ile hareket ederken, geniş çaplı sistem analizi yapmalı, nasıl bir yol haritası takip edeceğini bilmelidir" diye konuştu.

ÜRETİM GÜCÜ KURULMALI

Bahçeli, "Huzur, refah ve güvenliği tesis etmek, insan ilişkilerini düzenlemek, temel hak ve özgürlükleri korumak dışında devletin asli görevlerinden birisi de üretim faaliyetinin kurulmasını sağlamaktır ve bu sadece diğer ülkelerin sanayileri ile rekabet edebilmek için değil, aynı zamanda gelecek nesillerin yararlanabileceği bir ‘üretim gücünün’ kurulması için de önemlidir" dedi.

SAVUNMADA KURUMSALLAŞMA

MHP lideri Bahçeli, "Zira savunma sanayinde tam kurumsallaşma demek; bütün politik ihtilaflardan ve tartışmalardan bağımsız bir durumda konumlanmak demektir. Yine hiçbir politik istikrarsızlıktan ve yürütmedeki değişikliklerden etkilenmeyecek bir kurumsal statüye ve güce kavuşmak anlamına gelmektedir" ifadesini kullandı.

ÜRETME POTANSİYELİ  

Bahçeli, "KAAN veya KIZILELMA sadece teknolojik bir kazanım değildir. Kavramlar ve adlandırmalar, üreten olma potansiyelimiz ve gerçeğimiz ile doğrudan alakalıdır. Savunma ve silah sanayinde attığımız her adım bizi kendi tecrübemize, geçmişimize ve dil dünyamıza daha fazla yaklaştırmaktadır" açıklamasını yaptı.

TÜRK VE TÜRKİYE YÜZYILININ DAYANAKLARI II

Efendim;

Yine geçmişten günümüze verdiğiniz mülakatlarda küreselin bitip bölgeselin yükseleceğini ifade etmişsiniz ve bugün küresel sistem anlamını yitirmiş ve bölgesel yükselmiştir. Öngörünüzün gerçekleştiği bu dönemde bölgede egemen devlet olmanın altını çiziyorsunuz. Bundan tam olarak ne anlamalıyız?   

2 / Evet “Türk ve Türkiye Yüzyılı”nın dayanaklarının ilki Türkçe dünya kurma ideali ise ikincisi de bölgede egemen devlet olmaktırEgemen devlet olmaktan ne anlamamız gerekmektedir ve bunun unsurları nelerdir? Bunları sıralayacak olursak; egemen devlet, dünya üzerinde kendi bölgesinin egemen iradesini elinde bulunduran, bu bölgede söz sahibi olan ve alternatif politikalar geliştirebilen devlet anlamına gelmektedir. Siyasal coğrafyasını tarihsel tecrübesiyle jeopolitik hamleler bağlamında bir güç unsuru olarak kullanabilen devlet, egemen devlettir. 

Hem yerleşik olduğumuz coğrafya hem de tarih bize bulunduğumuz bölgede egemen bir devlet olma sorumluluğunu yüklemektedir. Bölgemizde devlet ve millet olarak var olabilmenin yolu egemen devlet olabilmekten geçmektedir. Türkiye’nin mevcut konumu kendisine Karadeniz’den Kafkasya’ya, Ortadoğu’dan Akdeniz’e ve oradan da Balkanlara kadar çok farklı jeopolitik fırsat ve imkânlar sunduğu kadar risk ve tehditler de dayatmaktadır. Bu bölgede ancak egemen bir devlet olunursa söz konusu risk ve tehditler bertaraf edilebilir, siyasal ve sosyal gelişmelere göre hareket etme imkân ve kabiliyetine ulaşılabilir. 

Güçlü siyasi iradeler devlet ve millet konusunda hep “Büyük Resmi” görür, sezer ve bu büyük resimde kendi ülkelerinin geleceğini planlarlar. Bu Türkiye için de geçerli olan bir durumdur. Bu yüzden egemen devlet olmak küresel sistemde yaşanan dönüşüm sürecinin neden olduğu belirsizlik ve risklere hazırlıklı olmayı sağlayacaktır. Özellikle küresel sistemin dönüşümü sürecinde eş zamanlı olarak kendi dönüşümünü gerçekleştirebilen Türkiye’nin “jeopolitik ve stratejik” konumu avantajlı bir şekilde kullanılabilirse kendisini sürdürülebilir ve istikrar içeren büyük stratejisine de adım adım yaklaştıracaktır. 

Bunun için Türkiye egemen devlet olarak bölgedeki gelişmelere karşı öngörülebilirlik ve istikrar açısından kapsamlı bir yol haritası ile hareket ederken geniş çaplı sistem analizi yapmalı, her zaman hangi süreçlerde nasıl bir yol haritası takip edeceğini bilmelidir. Diğer taraftan küresel sistemdeki dönüşümleri anlamak, dönüşen jeopolitik önemin ve yapı içi değişimlerin Türk dış politikası açısından doğurduğu risk ve fırsatları ne ölçüde ve nasıl değerlendirilmesi gerektiği konuları alternatifleri olan cevaplarla belirlenmelidir. Coğrafyamız da bunu gerekli ve hatta zorunlu kılmaktadır.

Bugün Karadeniz’in kuzeyinde Rusya-Ukrayna Savaşı, Ortadoğu’da İsrail’in Filistin’e karşı tavrı, İsrail, ABD-İran arasındaki çatışma süreci ülkemize derin etkileri göz ardı edilerek değerlendirilemez. Kafkasya ya da Balkanlardaki etnik ve kimlik kaynaklı çatışmalar da Türkiye’nin göz ardı edebileceği hususlar değildir. Türkiye bu bölgelerle sadece sınırının olması sebebi ile değil gönül coğrafyası olması bakımından da ilgilenmek zorundadır. Diğer taraftan Türkiye’yi buralarla yakından ilgilenmeye sadece coğrafya değil tarih de itmektedir.

 Birçok alan araştırmacısının değerlendirmesi ve Türkiye’nin jeopolitik gerçeğinden hareketle şunu ifade etmek gerekmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin milli sınırları ile gönül coğrafyasının hudutları çok farklı tecrübe ve gerçeklere işaret eder. Bunun içindir ki tarihî hatıraları ve kardeş, akraba toplumları ile olan ilişkileri gönül ilişkisidir ve bu oldukça etkili bir diyalog biçimidir. Gönül coğrafyası hatıraları, ortak tecrübeleri ve tarihten damıtılarak gelen deneyimleri ifade eder. Bu ise ilişkileri kolaylaştırmakla kalmaz diyalogları etkin, kalıcı ve sorun çözücü kılar. Böyle bir diyalog biçimi formel olmasa bile informel olarak egemen devlet olma vizyonumuzun en önemli eşiklerinden birini teşkil eder. 

Bir tarafın soydaş diğer tarafın dindaş olduğu bir yerde ne coğrafyaya ne de gönül bağınıza sırt çeviremezsiniz / çevirmemelisiniz. Bazen bu bölgelerle geçmişe dair hikayeleriniz kadar geleceğe ait arzularınız da benzer olabilir. Bu da bir mefkûreye sahip olunduğunun göstergesidir. Bu çerçevede egemen devlet olabilme konusunda en önemli unsurlardan birisi de milletini kendi mefkûrene inandırabilmek ve bu konularda onun desteğini alabilmektir. Mefkûre bir millete yaşama arzusu katar ve ruh verir. Devletin egemenliğini güçlendirir, yaşama ve gelişme arzusunu pekiştirir. Türkiye mefkûresi olan bir devlettir. Türk milleti de yüksek idealleri olan bir millettir.

Elbette egemen devlet olmanın başka unsurları da vardır. Bunlardan birkaçını daha sıralayacak olursak; egemen devlet tam bağımsız olma anlamında kendi ihtiyaçlarından fazlasını üreten, bunun için pazarlar oluşturabilen devlettir. Enerji konusunda hiç kimseye bağımlı olmayan, kendi enerji ihtiyacını kendi karşılayabilen ve bunun teknolojisini kendi üreten devlet egemen devlettir. Bugün enerjide bağımsızlık dünyadaki en dinamik güç unsurlarından birisidir. Enerjide ne kadar bağımsız olabilirseniz o kadar esnek hareket kabiliyetine ve potansiyele sahipsinizdir. Bu yüzden bugün dünya üzerindeki güç mücadelelerinin en önemli alanlarından biri enerjidir.

Diğer taraftan egemen devlet, özellikle silah ve savunma sanayii konusunda ihtiyacını üretebilen ve ordusunu çağın teknolojik gelişmeleri bağlamında güncelleyebilen devlettir. Yine egemen devlet olma iddiamızın da çeşitli katmanları vardır. Bunlar diğer dayanaklarımızı oluşturmaktadır.

Efendim;

Bahsetmiş olduğunuz diğer dayanaklar hakkında da bilgi verebilir misiniz?

3 / Tabii ki. “Türk ve Türkiye Yüzyılı”nın üçüncü dayanağı milli üretim ve ekonomik bağımsızlıktır. Devlet, zihinde basitçe yöneten-yönetilen ilişkisini canlandırsa da bundan çok daha fazlasını ifade etmektedir. Siyasal toplum sayesinde kişi kendini bir insan varlığı olarak ortaya koyabilmektedir. İnsanın yaşamını devam ettirebilmesi, emniyette olabilmesi, kendini geliştirebilmesi, geçimini sağlayabilmesi ve ahlaki bir varlık olabilmesi bir devlet altında yaşamasına bağlıdır. Bunların büyük çoğunluğu insan ilişkileriyle ilgili durumlardır ve bunu sağlayacak olan da devlettir.

Devlet-birey ilişkisi karşılıklı görev ve sorumluluklara dayalıdır. İnsanın, içinde yaşadığı ve varoluş sürecinin birçok unsurunu borçlu olduğu devlete karşı çeşitli görevleri vardır. Aynı şekilde devletin de kendini meydana getiren insana karşı çeşitli sorumlulukları bulunmaktadır. Bu sorumluluklar temel hak ve özgürlüklerin korunmasını, insanlara belli imkânların sunulmasını içerir. Karşılıklı görev ve sorumlulukların olması gerektiği gibi yerine getirildiği toplum; refah ve huzurun tesis edildiği, gelişimin süreklilik arz ettiği toplumdur.

Huzur, refah ve güvenliği tesis etmek, insan ilişkilerini düzenlemek, temel hak ve özgürlükleri korumak dışında devletin asli görevlerinden birisi de üretim faaliyetinin kurulmasını sağlamaktır ve bu sadece diğer ülkelerin sanayileriyle rekabet edebilmek için değil, aynı zamanda gelecek nesillerin yararlanabileceği bir “üretim gücünün” kurulması için de önemlidir.

Meta eşya ile kurulmuş doğru ilişkinin ürünü olarak ortaya çıkan şey ve bugünün dünyasında mevcudiyetin muhafazasını sağlayacak olan yegâne çıktıdır. Zira bir ülke, vatandaşlarının ihtiyaçlarını yabancı mallarla gideriyor/sağlıyor/tatmin ve temin ediyorsa bu, milli ekonominin hiçbir zaman gelişmeyeceği anlamına gelir. Gelişmiş bir millî ekonomi olmaksızın da tam bağımsızlıktan bahsetmek mümkün değildir. Milli devletin temel esaslarından biri, hatta belki de en temel esası bağımsızlıktır. Tarihimiz boyunca vermiş olduğumuz mücadelelerimizin büyük çoğunluğu bağımsızlık uğrunadır. 

Türk devleti ve milleti boyunduruğun hiçbir türlüsünü tarihin hiçbir evresinde kabul etmemiştir, etmeyecektir. Muasırlaşma ülkümüz bağımsızlıktan asla taviz vermeyeceğimizin vurgusudur. Millî üretim ve gelişmiş millî ekonomi bu ülkü çerçevesinde durmaksızın yerine getirilmesi gereken bir hedeftir. Bunun gerçekleşebilmesi de devletin asli görevlerinden birini yerine getirmesine, yani üretimde aktif rol oynamasına bağlıdır.   

Teorik düzlemdeki serbest ticaret anlayışının kutsanması bizim anladığımız çerçevede bir müdahalenin yokluğu anlamına gelmemelidir. Liberalizmin teorik ve pratik adına düştüğü en büyük çelişkisi budur. Kapitalist düzenin dünya genelinde bu anlayış çerçevesinde yol açtığı olumsuzluklar, liberal anlayışın da zaman içinde kendini revize etmesine sebebiyet vermiştir. Bundan dolayı modern liberal anlayış, ekonomik hayata belli düzeylerde devlet müdahalelerinin gerekliliğini kabul etmek zorunda kalmıştır. Dönemsel olarak yaşanılan ve gözlemlenen durumlar bunun en bariz göstergesidir. 

Gelişmiş ülkelere bakınız, devletin genel olarak üretim ve özel olarak iktisadi üretim etkinliklerinden el çektiği bir örnek bulma imkânınız yoktur. Kapitalizm her ne kadar devletler arasındaki sınırları ortadan kaldırmaya ve devletleri işlevsiz bir hâle getirmeye çalışsa da tarihsel ve toplumsal gerçeklik devletin önemini defalarca gözler önüne sermiştir. 

Şu tarihsel gerçeklik erken dönemlerden beri kavranmıştır; daha büyük iktisadi güç, daha büyük politik güç demektir. Bütün bu değerlendirmelerle muradımız; devletin iktisadi alanı politik ilişkilerin denetimine açması, onu baştan aşağı dizayn etmesi değildir. Metanın üretimi demek, bilgi ve değer üretiminden bağımsız olmayacağı gibi, hukukun korumasının olmadığı ve güven ortamının sağlanmadığı, akla yatırım yapılmadığı sürece bunun oluşması da imkân dâhilinde değildir. Bunu sağlayacak olan devlettir. 

Siyasi basiretsizliğin taşıyıcısı olan ve siyaseti bireysel çıkarlar adına kirletmeyi hedefleyen zihniyetin ülkemizde üretim etkinliğinin devlete kambur olduğu ifadesi tamamıyla safsatadır. Denetlenemeyen, liyakat ve uzmanlık aranmayan, iş sağlığının geliştirilemediği, iş hukukunun tesis edilemediği, siyasetçilerin kendi seçmenine iş alanı sağladığı bir meta üretim etkinliği, tabiatıyla zarar etmeye mahkûmdur. Üretim etkinliğini elinde bulunduran kişilerin “bu bağlam çerçevesinde” eleştirilmesi de sadece politik propagandadır. Sonuç olarak üreten; güçlü, hâkim ve aktör, yani bağımsızdır. Tüketen; her politik baskıya açık, zayıf ve yönlendirilebilir, yani bağımlıdır.

Tarihsel köklerimiz en büyük referans kaynağımızdır. Tarihimize baktığımız zaman bağımsızlık hedefimizi nasıl gerçekleştirdiğimizi apaçık bir şekilde görmekteyiz. İlerlemenin, gelişmişliğin ve bağımsızlığın yolu, dış etkiler altında kalmaksızın kendine yetebilmekten geçmektedir. 

Tarihimiz bağımsızlığın ve kendine yetebilmenin güçlü örneklerine sahne olmuştur. Bu örnekler devletin asli görevlerinin tam anlamıyla gerçekleşmiş olduğu örneklerdir. Göktürk Kitabeleri dış etkilerden bağımsızlığın vurgularıyla doludur. Şeyh Edebali’nin: “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturu, devletin işlevinin, yerine getirmesi gereken vazifelerinin önemini açıklıkla ortaya koymaktadır. 

Serbest ticaret düşüncesi, liberalizmin bencil ve birbirlerinden soyutlanmış bireylerden oluşan toplum arzusunun bir ürünüdür. Tarihimiz, Türk toplumunun bu anlayışın tam aksi bir değerler sistemine sahip olduğunu göstermektedir. Bizde birlik, bütünlük çoğu şeyden önce gelmekte, kalıcılığın ve selametin birçok unsuru bu bütünlüğe dayanmaktadır. Söz konusu bütünlük de devlet ve milletin karşılıklı birbirine dayanak olması anlamına gelir. Güçlü ekonomi ve millî üretim, bu dayanışmanın bir ürünü olarak bağımsızlığın garantörlerindendir. 

Tecrübelerimiz devletin üretim faaliyetinden bütünüyle el çekmemesinin hayati önemde olduğunu göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ortaya konulan hedef doğrultusunda çalışmakta, önemli adımlar atmaktadır. Savunma sanayiinde gelmiş olduğumuz nokta bunun en açık göstergesidir. Aynı zamanda varılmış olan bu aşama millî üretim konusunda gerçekleştirilecek olan çok daha büyük atılımların temel ve güçlü basamağını da oluşturmaktadır. Devletimizin milli üretimin gelişimi konusundaki kararlılığı, tarihsel bağımsızlık ülküsü doğrultusunda ilerlediğinin ifadesi, devlet-millet bütünlüğünün en somut örneğidir. İfade etmiş olduğumuz bu değerlendirmelerin daha kapsamlı analizi için ise Milliyetçi Hareket Partisi Genel Merkezi tarafından hazırlanmış ve kamuoyu ile paylaşılmış olan “İstikrar, Ahlak ve Refah Temelli Kalkınma Vizyon Belgesi” adlı esere bakılabilir. 

Efendim;

Devletimizin milli üretimin gelişimi konusundaki kararlılığından bahsettiniz ve buna savunma sanayiini örnek gösterdiniz. Savunma sanayi Türk ve Türkiye Yüzyılı tasavvurunuzun dayanaklarından biri mi?

4/ Evet, Dördüncüsü; Silah ve Savunma Sanayiinin Tam Kurumsallaşmasıdır.

Devletimiz, Cumhuriyet tarihi boyunca savunma sanayiine çeşitli düzeylerde ve yine çeşitli imkânlar ölçeğinde yatırım yapmış bir devlettir. Ancak bu, arzu edilen bağımsızlığı sağlayacak düzeylerde gerçekleşmemiştir. Bunun dış politikaya bağlı nedenleri olduğu gibi iç politik kavgalardan kaynaklanan bazı sebepleri de söz konusudur. Lakin bunlar belki başka bir değerlendirmenin konusu kılınabilir. Bugün ise savunma sanayiinde çok ciddi gelişmelere ve bu alana sağlanan devlet desteğine tanık olmaktayız. 

Savunma sanayiindeki gelişmelerin süreklilik arz etmesi gerekmektedir. Bunun için söz konusu gelişmelerin bir istikrara kavuşması konusunda özellikle kararlı adımlar atmalı, istikrara yönelik üretilen politikayı ve kırılganlığa müsaade etmeyen siyasi duruşu daim kılmalıyız. Çünkü bu hususi bir değer içermektedir. Yine aynı doğrultuda atılan adımların istikrarı, savunma sanayiinin kurumsallaşmasını sağlayacaktır. Hiç kuşkusuz kurumsallaşma, üretimde istikrar ve buna bağlı olarak tam bağımsızlık noktasında ayrıca önemi haizdir. 

Kurumsallaşma belli bir sistematiği, düzenliliği, devamlılığı ifade eder. Kurumsal yapının, yerine getirilmesi gereken şeyler noktasında sorumluluğa dayalı bir içeriği bulunmaktadır. Bu sorumluluğu yerine getirebilecek olan da devlettir. Devlet desteğiyle belli bir sistematiğe ve düzene göre işleyen bir yapı, kaçınılmaz bir biçimde sürekliliği sağlayacak bir disipline sahip olacaktır. Bu da üretimde kesintisizliği ve güncel olanı takibi, yani sürekli gelişimi beraberinde getirir. Böylesi bir düzenliliğin beraberinde getirmiş olduğu başarı örnekleri tarihimizde mevcuttur. Mete Han, orduyu onluk sisteme göre düzenleyerek dünyanın ilk düzenli ordusunu kurmuştur ve bu kurumsal aklın tipik bir örneğidir. O günden bugüne varlığını koruyabilmiş, tarihin zorlu sınavlarını aşarak bugüne gelmiştir. Yine aynı akıl o dönem şartlarına göre gelişmiş denilebilecek silahların/okların üretimini de sağlamıştır. Ordunun kazanmış olduğu kurumsal yapı bunu gerektirmektedir ve bu sayede Hunların büyük hükümdarı Mete Han kalabalık Çin ordularına karşı büyük zaferler elde edebilmiştir. Tarihimizin bu gibi büyük örneklerinden hareketle günümüz şartlarına uygun olacak şekilde savunma sanayiinde istikrarı, dolayısıyla tam bağımsızlığı sağlamamız mümkündür. Lakin tam olarak bu noktada kaçınmamız gereken şeyler de vardır. Zira savunma sanayinde tam kurumsallaşma demek; bütün politik ihtilaflardan ve tartışmalardan bağımsız bir durumda konumlanmak demektir. Yine hiçbir politik istikrarsızlıktan ve yürütmedeki değişikliklerden etkilenmeyecek bir kurumsal statüye ve güce kavuşmak anlamına gelmektedir. Yani bir diğer ifade ile neyin siyaset üstü ve Türkiye’nin meselesi, neyin reel politiğin konusu olduğu ayrımını sağlıklı yapmalıyız. Basit politik menfaatler için büyük kazanımları ve güçlü bir gelecek imkânını feda etmemeliyiz. 

Bugün ABD ordusu silahlı çatışmalarda avantaj sağlayabilecek teknolojik potansiyellerini artırmaya giderek daha fazla odaklanırken, dünyanın dört bir yanındaki diğer ordular da teknoloji rekabetinde geride kalmamak için hamlelerine devam etmektedir. Robotik, yapay zekâ, siber savaş inovasyonun ön saflarında yer alırken, ordular ortaya çıkan mevcut ve olası tehditlere karşı koymak için daha sofistike ve gelişmiş savunma ekipmanları geliştirmeye yoğunlaşmış durumdadır. Hipersonik sistem ve füzelerden yönlendirilmiş enerji silahlarına, elektronik harp sistemlerinden kuantum teknolojilerine kadar çeşitli geliştirmeler bu çabanın örnekleri olarak gösterilebilir. Türkiye Cumhuriyeti de mevcut kazanımların devamı noktasında çok önemli ve değerli adımlar atmaktadır. Bu tarihi adımların gelecek nesiller açısından sürdürülebilir olmasını sağlayacak olan da şüphesiz kurumsallaşmadır. Özellikle savunma sanayimizdeki çeşitli atılımlar bize tarihsel aklımıza dayalı bir üretim stratejisi sağlamaktadır.

Örneğin; KAAN veya KIZILELMA sadece teknolojik bir kazanım değildir. Kavramlar ve adlandırmalar, üreten olma potansiyelimiz ve gerçeğimiz ile doğrudan alakalıdır. Savunma ve silah sanayiinde attığımız her adım bizi kendi tecrübemize, geçmişimize ve dil dünyamıza daha fazla yaklaştırmaktadır. Bir nesnenin adı ancak o nesneyi üretene ait olabilir. Bu anlamda savunma sanayiinde bir Türkçe gerçeği ile karşı karşıyayız ve ikinci yüzyılın mefkûresinin gerçekleşmesinde hem üretim hem adlandırma konusunda istikrar kuşkusuz idealin temel dayanaklarından taviz vermemekle mümkün olacaktır.

Bu idealin temel dayanaklarından taviz vermemek için köklerimizle olan bağlarımızı daha da sağlamlaştırmamız gerekmektedir. Eski dönemlerde farklı milletlerin girişmiş oldukları mücadelelerde farklı savaş stratejileri geliştirmiş olduklarını gözlemleyebiliriz. Günümüzde hâlâ dünyanın en büyük savaş stratejilerinden biri olarak kabul edilen Turan Taktiği, Türkistan’dan Osmanlı’ya Türklerin başarıyla uyguladığı ve devasa zaferler elde ettiği büyük bir stratejidir. Yine ilk Türk devletlerinde kullanılan çeşitli oklar, kılıçlar, mızraklar, gürzler gibi savaş silahları, döneminin en gelişmiş silahlarıdır. Osmanlı döneminde bu savaş aletlerinin daha da gelişmiş örnekleri görülmektedir. Gelişim gereği ateşli silahların ve topların da yine başarılı bir şekilde kullanıldığını gözlemlemekteyiz. Tüm bunlar, eski dönemlerden beri dönem koşullarının gerektirmiş olduğu stratejileri layıkıyla uygulamış olduğumuzun göstergeleridir. Günümüzün stratejileri ise yukarıda ifade edilen teknolojik gelişmelerle entegre bir savunma sanayiini gerektirmektedir. Köklerimizden aldığımız ilham ve güçle geliştirdiğimiz KAAN gibi örnekler bu amacın vücut bulmuş hâlidir. 

Tarihe yön vermiş bir millet olarak giriştiğimiz mücadele her zaman haksızlığa karşı olmuştur. Tarihinde ırkçılığın ya da sömürgeciliğin örneğine rastlanmayan Türkler, yalnızca bağımsızlığı için mücadele etmiş, haksıza dersini vermek için savaşmıştır. Mücadelelerimizin büyük çoğunluğunda muzaffer olabilmemizin sebebi, güçlü bir medeniyet milleti olabilmemizdir. Gücümüzü de atalarımızdan ve inancımızdan aldığımız değerlerimize borçluyuz. Zaferlerimizi kazanmamızda stratejilerimiz ve gelişmiş silahlarımız her ne kadar önemli bir yere sahip olsa da bu stratejileri ve silahları başarılı bir şekilde kullanabilme kabiliyeti ve inancı sayesinde başarılı olduğumuz tarihsel bir gerçekliktir. Milletimizin sahip olduğu bu meziyetler devletimizin her dönemde güçlü bir biçimde ayakta durabilmesini sağlamıştır. Sayısal bakımdan daha üstün görünen orduları dize getirmemizin temelinde bu yatmaktadır. Kurtuluş Savaşı bunun son büyük örneğidir. Günümüzde savunma sanayiinde gerçekleştirmiş olduğumuz atılımlar da aynı ruhla girişilen teşebbüslerdir. Güçlü ve gelişmiş bir ülke yolunda attığımız adımlar aynı zamanda bölgede ve dünyada barışı tesis etme hedefine yöneliktir. Eski dönemlerde olduğu gibi Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışıyla mevcut dönemde ve gelecekte de öncü olma yolunda emin adımlarla ilerlemekteyiz. Bunun en önemli basamaklarından biri de geçmişimizle olan bağımızla günümüz teknolojisinin gereklerinin bütünleşmesinin bir ifadesi olacak şekilde savunma sanayimizin kurumsallaşmasıdır. 

Röportaj: Prof. Dr. Muhammet Hanifi MACİT
(MHP Genel Başkan Başdanışmanı)

DEVAM EDECEK…

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...