MHP Lideri Devlet Bahçeli, Ankara'da gerçekleştirilen NATO Liderler Zirvesi'ne ilişkin yaptığı kapsamlı açıklamada, zirvenin yalnızca diplomatik bir toplantı olarak değerlendirilemeyeceğini belirtti. Türkiye'nin uluslararası güvenlik ve küresel siyasette üstlendiği role dikkat çeken Lider Bahçeli, "Ankara; dün esarete geçit vermeyen milli mücadelenin karargâhı, bugün ise dünya liderlerini ağırlayarak küresel siyasetin rotasını çizen pusuladır." ifadelerini kullandı.
MHP Lideri Devlet Bahçeli, açıklamasında şu ifadelere yer verdi:
"Tarihin bazı perdeleri vardır; sadece geçmişte olup biteni göstermekle kalmaz, içinde yaşadığımız zamana da çarpıcı bir şekilde ayna olur.
Henüz görünmeyenin işaretlerini, bilinmeyenin haberini ve geleceğin muhtemel istikametlerini de aynı anda sezdirir.
Bazı meclisler vardır ki yüzeyde yalnızca devlet başkanlarının teşekküllerinden ibaret görünse de derinlerdeki niyetleri, milletlerin karakterlerini, saklı kalmış güç merkezlerini ve zamanın henüz duyulmayan ayak seslerini tek bir mekânda düğümler.
Bazı şehirler vardır ki ev sahipliği yaptıkları hadiseyle değil, hadisenin ruhuna kazandırdıkları mana ve tarihin akışına attıkları imzayla hüviyetlerini tasdik eder.
İşte Ankara böyledir.
"ANKARA KÜRESEL SİYASETİN ROTASINI ÇİZMEKTEDİR"
Polatlı bozkırlarından yankılanan top seslerine rağmen adımlarını geriye kaçırmayan, Sakarya’nın kanla yoğrulmuş siperlerinde milletimizin varlık-yokluk imtihanına şahitlik eden, Ulus’ta duaların, tekbirlerin ve istiklal yeminlerinin birbirine karıştığı büyük direniş iradesinin ilk Meclis’in duvarlarına sindiği Ankara; dün esarete geçit vermeyen milli mücadelenin karargâhı, bugün ise dünya liderlerini ağırlayarak küresel siyasetin rotasını çizen pusuladır.
Ankara, işgal kapıya dayandığında geri çekilmeyen iradenin; yokluk içinde devletimizi küllerinden yeniden doğuran, ateşten gömlek giyip milletine istiklal biçen ferasetin adıdır.
Bir zamanlar direnişin karargahı olan bu aziz şehir, bugün küresel güvenlik mimarisinin tartışıldığı uluslararası platformlara ev sahipliği yaparken; yeni dönemin stratejik tartışmalarına istikamet kazandıran bir merkez olduğunu göstermiştir.
Bu sebeple Ankara’da toplanan NATO Zirvesi’ni alelade bir diplomasi faaliyeti gibi okumak eksik, sığ ve sakat bir değerlendirme olacaktır.
Ankara’da, yetmiş yılı aşan ittifak hukukunun muhasebesi yapılmış; Soğuk Savaş yıllarının hayalet cephe hatlarından bugünün çok katmanlı güvenlik bunalımlarına uzanan uzun yolun hesabı görülmüştür.
Ankara’da; 5. maddenin müşterek savunma ruhundan Ukrayna’ya verilen askeri desteğin geleceğine, 50 milyar doları aşan yeni tedarik hamlelerinden savunma sanayiinde ortak üretim arayışlarına, Avrupa’nın yıllarca ertelediği caydırıcılık açıklarından müttefikler arasındaki ambargo ve kısıtlama çelişkilerine, İran’ın nükleer programından Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer emniyetine, Suriye’de açılmak istenen yeni sayfadan Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan hassasiyetlerimize kadar geniş bir güvenlik kuşağının bütün açmazları aynı anda ele alınmıştır.
Ankara’da, müttefikliğin yalnızca kameraların parlak ışıkları altında verilen pozlardan, kriz günlerinde yayımlanan yavan kınama mesajlarından, kürsülerde cilalanmış cümleleri birbiri ardına sıralamaktan ibaret olmadığı; hakiki müttefikliğin hakkaniyet, samimiyet, üretim, paylaşım ve dayanışma üzerine bina edileceği açıkça anlaşılmıştır.
Zira devletler de ittifaklar da kürsülerden haykırılan süslü beyanların geçici cazibesiyle değil; badire anlarında sınanan sadakatlerin, yük omuzlara çöktüğünde gözlerin çevrildiği adaletin, gecesini gündüzüne katarak çalışan iradenin gösterdiği sebatla ayakta durur.
Kadim Türk devlet mirası, bu hakikati zamanın aşındıramadığı bir mutlak esas olarak akıllarımıza nakşetmiştir.
Bilge Tonyukuk’un bin yılı aşkın zaman önce “Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım” derken anlattığı şey ne kadar yorulduğu değil; devleti kurmanın, devleti yaşatmanın ve milleti felaketten sakınmanın bedelinin ne denli ağır olduğudur.
Bugün de karşımızdaki resim aynı duruma işaret etmektedir.
Şimdi size soruyorum: Zamanın akışını kim okuyacaktır?
Görünürdeki sükunetin altında kaynayan kazanların ateşini kim teşhis edecektir?
Müttefiklik sözlerinin arkasındaki samimiyet derecesini kim ölçecektir?
Dostluk beyanlarının satır aralarında saklanan menfaat hesaplarını kim fark edecektir?
Krizlerin gölgesinde kurulan yeni denklemleri, diplomatik tebessümlerin gerisindeki soğuk hesapları kim görecektir?
Kim sabretmeyi bildiği kadar set çekmeyi, müzakere etmeyi bildiği kadar hakkını müdafaa etmeyi gösterecektir?
Cevap bellidir. O da Türkiye’dir.
Türkiye, NATO’da yalnızca jeostratejik konumuyla değil; tarihi birikimi, devlet tecrübesi, siyasi iradesi ve milli kudretiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri haline gelmiştir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin eriştiği siyasi ve stratejik seviye, Ankara Zirvesi’nde bir kez daha tebarüz etmiştir.
Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır.
Bu devir, yalnızca savunma bütçelerinin sağına sıfırların eklenip rakamca büyütüldüğü bir devir değildir. Bu devir; kağıttaki taahhüdün fabrikada üretime, üretimin sahada kabiliyete, kabiliyetin caydırıcılığa, caydırıcılığın da barışın teminatına dönüşeceği yeni bir merhaledir.
Böylesi bir çağda güvenlik; yalnızca bütçenin büyüklüğüyle değil, o bütçeyi kabiliyete çevirecek üretim sürekliliğiyle ölçülecektir.
Bugün NATO’nun önündeki mevzu aslında budur.
İttifak, bu yeni güvenlik çağının idrakine varmış mıdır?
Külfet ve yük paylaşımını gerçek bir adalet zeminine oturtacak mıdır?
Savunma sanayiini birkaç ülkenin imtiyazlı alanı gibi görmekten vazgeçecek midir?
Müttefikleri arasında örtülü ambargo, lisans kısıtlaması, siyasi blokaj ve tedarik engeli gibi ittifak hukukunu yaralayan çelişkileri ortadan kaldırabilecek midir?
Ankara Zirvesi, işte bu soruları NATO’nun önüne koymuştur.
Sayın Cumhurbaşkanımızın savunma sanayii kısıtlamalarının sona erdirilmesine dair çağrısı, Ankara Zirvesi’nin başlıca ikazlarından biridir.
“F-35 SÜRECİNİN YENİDEN ELE ALINMASI ÖNEMLİ”
CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 sürecinin yeniden ele alınması yönünde beliren irade önemlidir; ancak üzerinde durmamız gereken husus, Türkiye’nin yıllardır karşı karşıya bırakıldığı haksız muamelenin ittifak düzeninde meydana getirdiği itimat aşınmasını gidermektir.
Zira Türkiye’nin sahadaki fedakârlığını kabul edip savunma kabiliyetini siyasi hesapların konusu yapmak, akıl karı değildir.
Şayet bugün şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin harp envanterinde yerli ve milli üretim oranımız yüzde seksenleri aşıp muazzam bir şahlanışa dönüşmüşse; bu görkemli tablo, milletimize dayatılan esaret cenderesinin nasıl parçalandığının resmidir.
Bu sebeple Türkiye namına bu saatten sonra atılacak her olumlu adım, bir lütuf değil, geç de olsa güç de olsa hakkaniyet ve hakikat ibresinin yerini bulmasıdır."