Türkgün | Siyaset | MHP Lideri Devlet Bahçeli’den 15 Temmuz’un 10. yılında tarihi uyarı: ‘Tehdit bitmedi, ihanet yöntem değiştirdi!’

MHP Lideri Devlet Bahçeli’den 15 Temmuz’un 10. yılında tarihi uyarı: ‘Tehdit bitmedi, ihanet yöntem değiştirdi!’

MHP Lideri Devlet Bahçeli, "Onuncu yıl dönümünde üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir diğer husus daha vardır. FETÖ ile mücadele geçmişte kalmış bir mesele değildir. FETÖ tehdidinin tamamen ortadan kalktığını düşünmek ciddi bir yanılgıdır. İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez." dedi.

MHP Lideri Devlet Bahçeli, "Onuncu yıl dönümünde üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir diğer husus daha vardır. FETÖ ile mücadele geçmişte kalmış bir mesele değildir. FETÖ tehdidinin tamamen ortadan kalktığını düşünmek ciddi bir yanılgıdır. İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez." dedi.

KAYNAK: TÜRKGÜN

Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Devlet Bahçeli, partisinin TBMM Grup Toplantısı'nda gündeme dair çok önemli açıklamalarda bulundu. Yarın idrak edilecek olan 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nün 10. yıl dönümü vesilesiyle kürsüden tarihi mesajlar veren Lider Bahçeli, FETÖ ile mücadelenin geçmişte kalmış bir mesele olmadığını vurgulayarak "Tehdidin görünmez hale gelmesi, yok olduğu anlamına gelmez" dedi.

“15 Temmuz Bir İşgal Teşebbüsüydü”

MHP lideri Devlet Bahçeli, 15 Temmuz hain darbe girişiminin sıradan bir kalkışma olmadığını, arkasında çok daha büyük ve tarihi hesapların yattığını belirtti. Konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

"15 Temmuz, yalnızca tankların sokağa çıktığı bir ihanet gecesi değildir; milli egemenliğin gasp edilmek istendiği çok katmanlı bir işgal teşebbüsüdür. 15 Temmuz, Çanakkale’yi geçemeyenlerin başka yollar aramasıdır. Sevr’i kabul ettiremeyenlerin içeriden çözme arayışıdır. FETÖ ise bu karanlık hesabın yalnızca taşeronu ve kirli bir maşasıdır."

“FETÖ Tehdidinin Bittiğini Düşünmek Ciddi Bir Yanılgıdır”

Konuşmasında devlet hafızasının ve milli şuurun diri tutulması gerektiğinin altını çizen Lider Bahçeli, tehlikenin henüz geçmediği konusunda net uyarılarda bulundu:

FETÖ tehdidinin tamamen ortadan kalktığını düşünmek ciddi bir yanılgıdır. İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez. Tehdidin görünmez hale gelmesi, tehdidin yok olduğu anlamına gelmez. Dün himmet adı altında örgütlenenler vardı. Bugün başka maskelerle ortaya çıkmak isteyenler olabilir. Dün eğitim kisvesi kullananlar vardı. Bugün farklı alanlarda benzer yöntemlere başvuranlar olabilir. Dün devletin mahrem yapılarına sızmaya çalışanlar vardı. Yarın başka yollar deneyenler olabilir.

MHP Lideri Devlet Bahçeli'nin konuşmasının tamamı:

Değerli Milletvekilleri, Aziz Dava Arkadaşlarım, Muhterem Hanımefendiler, Beyefendiler, Basınımızın Kıymetli Temsilcileri, Haftalık olağan Meclis Grup Toplantımızın bidayetinde muteber heyetinizi kemali hürmet, halisane muhabbet ve en kalbi temennilerimle selamlıyorum. Cenab-ı Allah’tan; milletimizin istikbali, devletimizin bekası ve vatanımızın selameti uğrunda sarf ettiğiniz emekleri bereketlendirmesini, çalışma azminizi daim, gayretlerinizi makbul, neticelerinizi hayırlı kılmasını niyaz ediyor; esenliklerle dolu bir hafta geçirmenizi temenni ediyorum. Bugünkü grup toplantımızı yurt içinden ve yurt dışından; televizyon ekranları, radyo kanalları ve sosyal medya platformları vasıtasıyla takip eden aziz vatandaşlarımıza şükranlarımı iletiyorum. Gönül ve kültür coğrafyalarımızda nice müşkülata rağmen şahsiyetini muhafaza ederek haysiyetli bir hayatın mücadelesini veren tüm kardeşlerimize selamlarımı gönderiyorum. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bu mümtaz çatısı altında, sizlerle bir kez daha bir araya gelmekten bahtiyarlık duyuyor; her birinizi en derin kardeşlik duygularımla ve muhabbetle kucaklıyorum. 

“Ankara, işgal kapıya dayandığında geri çekilmeyen iradenin ateşten gömlek giyip milletine istiklal biçen ferasetin adıdır”

Tarihin bazı perdeleri vardır; sadece geçmişte olup biteni göstermekle kalmaz, içinde yaşadığımız zamana da çarpıcı bir şekilde ayna olur. Henüz görünmeyenin işaretlerini, bilinmeyenin haberini ve geleceğin muhtemel istikametlerini de aynı anda sezdirir. Bazı meclisler vardır ki yüzeyde yalnızca devlet başkanlarının teşekküllerinden ibaret görünse de derinlerdeki niyetleri, milletlerin karakterlerini, saklı kalmış güç merkezlerini ve zamanın henüz duyulmayan ayak seslerini tek bir mekânda düğümler. Bazı şehirler vardır ki ev sahipliği yaptıkları hadiseyle değil, hadisenin ruhuna kazandırdıkları mana ve tarihin akışına attıkları imzayla hüviyetlerini tasdik eder. İşte Ankara böyledir. Polatlı bozkırlarından yankılanan top seslerine rağmen adımlarını geriye kaçırmayan, Sakarya’nın kanla yoğrulmuş siperlerinde milletimizin varlık-yokluk imtihanına şahitlik eden, Ulus’ta duaların, tekbirlerin ve istiklal yeminlerinin birbirine karıştığı büyük direniş iradesinin ilk Meclis’in duvarlarına sindiği Ankara; dün esarete geçit vermeyen milli mücadelenin karargâhı, bugün ise dünya liderlerini ağırlayarak küresel siyasetin rotasını çizen pusuladır. Ankara, işgal kapıya dayandığında geri çekilmeyen iradenin; yokluk içinde devletimizi küllerinden yeniden doğuran, ateşten gömlek giyip milletine istiklal biçen ferasetin adıdır. Bir zamanlar direnişin karargahı olan bu aziz şehir, bugün küresel güvenlik mimarisinin tartışıldığı uluslararası platformlara ev sahipliği yaparken; yeni dönemin stratejik tartışmalarına istikamet kazandıran bir merkez olduğunu göstermiştir.

Bu sebeple Ankara’da toplanan NATO Zirvesi’ni alelade bir diplomasi faaliyeti gibi okumak eksik, sığ ve sakat bir değerlendirme olacaktır. Ankara’da, yetmiş yılı aşan ittifak hukukunun muhasebesi yapılmış; Soğuk Savaş yıllarının hayalet cephe hatlarından bugünün çok katmanlı güvenlik bunalımlarına uzanan uzun yolun hesabı görülmüştür. 

“Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım” 

Ankara’da; 5. maddenin müşterek savunma ruhundan Ukrayna’ya verilen askeri desteğin geleceğine, 50 milyar doları aşan yeni tedarik hamlelerinden savunma sanayiinde ortak üretim arayışlarına, Avrupa’nın yıllarca ertelediği caydırıcılık açıklarından müttefikler arasındaki ambargo ve kısıtlama çelişkilerine, İran’ın nükleer programından Hürmüz Boğazı’ndaki seyrüsefer emniyetine, Suriye’de açılmak istenen yeni sayfadan Doğu Akdeniz ve Mavi Vatan hassasiyetlerimize kadar geniş bir güvenlik kuşağının bütün açmazları aynı anda ele alınmıştır. Ankara’da, müttefikliğin yalnızca kameraların parlak ışıkları altında verilen pozlardan, kriz günlerinde yayımlanan yavan kınama mesajlarından, kürsülerde cilalanmış cümleleri birbiri ardına sıralamaktan ibaret olmadığı; hakiki müttefikliğin hakkaniyet, samimiyet, üretim, paylaşım ve dayanışma üzerine bina edileceği açıkça anlaşılmıştır. Zira devletler de ittifaklar da kürsülerden haykırılan süslü beyanların geçici cazibesiyle değil; badire anlarında sınanan sadakatlerin, yük omuzlara çöktüğünde gözlerin çevrildiği adaletin, gecesini gündüzüne katarak çalışan iradenin gösterdiği sebatla ayakta durur. Kadim Türk devlet mirası, bu hakikati zamanın aşındıramadığı bir mutlak esas olarak akıllarımıza nakşetmiştir. Bilge Tonyukuk’un bin yılı aşkın zaman önce “Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım” derken anlattığı şey ne kadar yorulduğu değil; devleti kurmanın, devleti yaşatmanın ve milleti felaketten sakınmanın bedelinin ne denli ağır olduğudur. Bugün de karşımızdaki resim aynı duruma işaret etmektedir. 

tüm sorulan cevabı türkiye

Şimdi size soruyorum: Zamanın akışını kim okuyacaktır?

Görünürdeki sükunetin altında kaynayan kazanların ateşini kim teşhis edecektir?

Müttefiklik sözlerinin arkasındaki samimiyet derecesini kim ölçecektir?

Dostluk beyanlarının satır aralarında saklanan menfaat hesaplarını kim fark edecektir?

Krizlerin gölgesinde kurulan yeni denklemleri, diplomatik tebessümlerin gerisindeki soğuk hesapları kim görecektir?

Kim sabretmeyi bildiği kadar set çekmeyi, müzakere etmeyi bildiği kadar hakkını müdafaa etmeyi gösterecektir?

Cevap bellidir. O da Türkiye’dir.

"NATO yeni bir devrin şafağındadır"

Türkiye, NATO’da yalnızca jeostratejik konumuyla değil; tarihi birikimi, devlet tecrübesi, siyasi iradesi ve milli kudretiyle yeni dönemin kurucu aktörlerinden biri haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin eriştiği siyasi ve stratejik seviye, Ankara Zirvesi’nde bir kez daha tebarüz etmiştir. Bugün NATO yeni bir devrin şafağındadır. Bu devir, yalnızca savunma bütçelerinin sağına sıfırların eklenip rakamca büyütüldüğü bir devir değildir. Bu devir; kağıttaki taahhüdün fabrikada üretime, üretimin sahada kabiliyete, kabiliyetin caydırıcılığa, caydırıcılığın da barışın teminatına dönüşeceği yeni bir merhaledir. Böylesi bir çağda güvenlik; yalnızca bütçenin büyüklüğüyle değil, o bütçeyi kabiliyete çevirecek üretim sürekliliğiyle ölçülecektir. Bugün NATO’nun önündeki mevzu aslında budur. İttifak, bu yeni güvenlik çağının idrakine varmış mıdır? Külfet ve yük paylaşımını gerçek bir adalet zeminine oturtacak mıdır? Savunma sanayiini birkaç ülkenin imtiyazlı alanı gibi görmekten vazgeçecek midir? Müttefikleri arasında örtülü ambargo, lisans kısıtlaması, siyasi blokaj ve tedarik engeli gibi ittifak hukukunu yaralayan çelişkileri ortadan kaldırabilecek midir? Ankara Zirvesi, işte bu soruları NATO’nun önüne koymuştur.

“CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 sürecinin yeniden ele alınması yönünde beliren irade önemlidir”

Sayın Cumhurbaşkanımızın savunma sanayii kısıtlamalarının sona erdirilmesine dair çağrısı, Ankara Zirvesi’nin başlıca ikazlarından biridir. CAATSA yaptırımlarının kaldırılması ve F-35 sürecinin yeniden ele alınması yönünde beliren irade önemlidir; ancak üzerinde durmamız gereken husus, Türkiye’nin yıllardır karşı karşıya bırakıldığı haksız muamelenin ittifak düzeninde meydana getirdiği itimat aşınmasını gidermektir. Zira Türkiye’nin sahadaki fedakârlığını kabul edip savunma kabiliyetini siyasi hesapların konusu yapmak, akıl karı değildir. Şayet bugün şanlı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin harp envanterinde yerli ve milli üretim oranımız yüzde seksenleri aşıp muazzam bir şahlanışa dönüşmüşse; bu görkemli tablo, milletimize dayatılan esaret cenderesinin nasıl parçalandığının resmidir. Bu sebeple Türkiye namına bu saatten sonra atılacak her olumlu adım, bir lütuf değil, geç de olsa güç de olsa hakkaniyet ve hakikat ibresinin yerini bulmasıdır.

"İMECE, Türk mühendisinin mavi gökleri aşan kabiliyetidir"

Yeni güvenlik çağının en dikkat çekici taraflarından biri de uzay, veri ve istihbarat boyutunun artık savunmanın ayrılmaz parçası haline gelmesidir. Bu bakımdan İMECE başlığı son derece anlamlıdır. İMECE’nin NATO’nun uzay ufkunda yeni bir kabiliyet olarak gündeme gelmesi, Türkiye’nin savunmayı yalnızca karada, denizde ve havada değil, uzayda da düşünen bir devlet aklına ulaştığını göstermektedir.  İMECE, Türk mühendisinin mavi gökleri aşan kabiliyeti, semaların ötesini görüp feza karanlığını al bayrağımızla aydınlatmayı düşleyen milli teknoloji hamlesidir. Uzayın zifiri karanlığını delip geçen İMECE, gök kubbeyi yırtan KAAN’ın çelik kanatlarında kendini gösteren irade, yerli ve milli savunma davamızın insansız muharebe sahasındaki öncüsü KIZILELMA, göklerdeki yeni nizamın habercisi olan AKINCI ve AKSUNGUR, Mavi Vatan’ın engin sularında tüm heybetiyle süzülen TCG ANADOLU ve MİLGEM şaheserleri, karada düşmanın yüreğine korku salan ALTAY tankımız, tehditleri berhava eden Tayfun ve Bora füzelerimiz, Vatan sathını uçtan uca saran çelik kubbemizin kilit taşları mesabesindeki Siper ve Hisar sistemlerimiz; karada, denizde, havada ve uzayda hükümranlık haklarımızın tavizsiz muhafızlarıdır. Böylesi devasa bir envantere elbette kolay ulaşmadık.

Can Azerbaycan Türkü merhum şair Hüseyin Cavid’in dizelerinde ifade ettiği gibi: “Her karanlıkta çırpınır bir nur, her hakikatte bir hayal uyur.

"Atalarımızın dediği gibi kimi komşular, insanı mal sahibi yapar"

Karşımızdaki bu muzaffer tablo; karanlıkta çırpınan nurun seher vaktine kavuşmasının, sabırla büyüyen hayallerin çelikten hakikatlere dönüşmesinin adıdır. “Türk’e imkânsız de sonra da otur izle” dediğimiz noktada yedi düvele seyrettirdiğimiz nihai utkudur. Yıllarca ilmek ilmek dokunan o vakur sabrın, ambargoların paslı prangalarını söküp atan Türk mühendislerimizin keskin zekalarının, savunma sanayinde ter döken işçilerimizin emeklerinin bereketli mahsulüdür. Atalarımızın dediği gibi kimi komşular, insanı mal sahibi yapar. Savunma sanayiindeki bu emsalsiz şahlanışın kökleri, doğrudan doğruya maruz kaldığımız tarihi dayatmaların o çetin tecrübelerinde aranmalıdır.  Kıbrıs Barış Harekatı’nın hemen ardından boynumuza dolanmak istenen ambargo kementleri, terörle mücadelede sahnelenen o ikiyüzlü diplomasi, F-35 dehlizlerinde kurulan sinsi tuzaklar ve CAATSA yaptırımlarıyla örülen suni duvarlar, asil milletimize kendi göbeğini kesmekten başka hiçbir yol bırakmamıştır.  Ram olmayı elinin tersiyle iten Türk devleti, asil fıtratının gereğini layıkıyla yerine getirmiş, kendi öz cevherine rücu ederek etrafındaki muhasara çemberini paramparça etmiştir.  Asırlar evvel otağını bizzat kuran, kılıcını kendi örsünde döven, sancağını en ön safta göğüsleyen o kudretli ruh; çağımızda yerli ve milli savunma sanayimizle yeniden hayat bulmuştur. Şunu çok iyi biliyoruz ki; semaları titreten füzelerimizin, ufukları Türk milletinin hasımlarına dar eden savaş uçaklarımızın ve deryaları yaran gemilerimizin asıl kudreti, o çeliğe can veren Türk ordusunun şanından neşet etmektedir.

Bu muazzam gurur, merhum şairimiz Yahya Kemal Beyatlı’nın o muazzam dizelerinden bizlere seslenmektedir:

Şu kopan fırtına Türk ordusudur ya Rabbi,

Senin uğrunda ölen ordu budur ya Rabbi,

Ta ki, yükselen ezanlarla müeyyed namın

Galib et, çünkü bu son ordusudur İslamın.”

“İran, mutabakatın tarafıyken saldırıya uğramıştır”

NATO Ankara Zirvesi müzakereleri devam ederken, dünyanın dikkati bir anda Ankara ile Hürmüz Boğazı arasında bölünmüştür. Zirve devam ederken Trump mutabakat sürecinin kendisi için bittiğini ifade etmiştir. Bu gelişme yalnızca Vaşington – Tahran hattında yoğunlaşan gerilim ile nükleer program başlığı altında sarmala dönen ihtilafın ifadesi değildir. Daha iki hafta önce bu kürsüden mutabakat sözlerine ilişkin duyduğumuz memnuniyeti ve fakat temkinli yaklaştığımızı söylemiş, verilen sözün nihayete ulaşmasının önemini ifade etmiştik. Devletler arasında tesis edilen mutabakatın itibar ve bağlayıcılığına vurgu yapmıştık. Diplomasinin barışa susamış insanlığın ağzına bir parmak bal çalmak için kullanılan geçici bir aldatmaca mı, yoksa savaşın yolunu kapatacak samimi ve kalıcı bir çözüm iradesi mi diye sormuştuk. Henüz kısa bir süre önce bölgeye umut veren, çatışmanın ateşini kesen ve nihai anlaşmaya ulaşılması için bir takvim ortaya koyan mutabakatın, daha bir ay geçmeden etkisizleştirilmesi, ardından İran topraklarının yeniden bombalanması, barış ihtimaline duyulan güveni sarsmıştır. Burada hadiselerin sırasını tersine çevirmemek lazımdır. İran, mutabakatın tarafıyken saldırıya uğramıştır. İran şehirleri bombalanmış, İran vatandaşları hayatlarını kaybetmiş, ülkenin egemenlik sahası askeri müdahalenin hedefi olmuştur. Bu gerçek görmezden gelinerek Tahran yönetiminin Hürmüz Boğazını kapatma yönünde daha sonra aldığı kararları, öncesinde hiçbir gelişme yaşanmamış gibi müstakil bir saldırganlık başlığı altında değerlendirmek doğru, hakkaniyetli ve vicdanlı bir yaklaşım olmayacaktır. Sebebi sonuç, sonucu sebep gibi göstermek; hakikati baş aşağı çevirmekten başka bir anlama gelmeyecektir. İran’ın ülkesine yönelen saldırılar karşısında güvenliğini koruma, egemenlik haklarını müdafaa etme ve milletinin can emniyetini sağlama hakkı vardır.

"Mutabakat bir şahsın değil, devletlerin taahhüdüdür"

 Hiçbir devlet, imza attığı mutabakatın kendisini koruyacağına inanırken ansızın bombalanmayı sineye çekmek mecburiyetinde değildir. Hiçbir millet, topraklarına düşen bombaları sükûnet telkinleriyle karşılamak zorunda değildir. İran’dan itidal bekleyenlerin, öncelikle İran’ı hedef alan askeri müdahalenin hangi meşru gerekçeyle bağdaştığını izah etmeleri gerekmektedir. ABD’nin İran’ın nükleer programı, bölgedeki askeri faaliyetleri ve Hürmüz Boğazı’ndaki gemilerin emniyetiyle ilgili kaygılarının olması da elbette tabiidir. Bu kaygıların müzakere masasında ele alınması, denetlenebilir hükümlere bağlanması ve karşılıklı güvencelerle giderilmesi mümkündür. Nitekim varılan mutabakatın maksadı da budur. Ancak güvenlik kaygısı, bölgemizde daha büyük bir kriz ve kaos meydana getirmenin gerekçesi yapılamaz. Devletler arası münasebetler, bir gün geçerli sayılıp ertesi gün keyfe keder gerekçelerle hükümsüz ilan edilen şahsi tasarruflarla değil; ahde vefa ilkesiyle yürütülür. ABD Başkanı’nın “mutabakat benim için bitti” açıklaması bu nedenle sorunludur. Mutabakat bir şahsın değil, devletlerin taahhüdüdür.

İran’la bugün varılan mutabakatın yarın kolaylıkla terk edilmesi, yalnız Tahran’ın değil, gelecekte Vaşington’la masaya oturacak bütün başkentlerin zihninde aynı soruyu doğuracaktır:

Buhran kazanı ne zaman yeniden kaynamaya başlayacaktır?

Kargaşanın fitili hangi bahaneyle tekrar ateşlenecektir?

Müzakere masasının altına döşenen saatli bomba ne zaman infilak edecektir?

Barış ümidi hangi hesap uğruna bir kez daha kursaklarda bırakılacaktır?

"Hürmüz’deki kilitlenmenin anahtarı da kaynağı da mutabakatın bozulduğu yerde aranmalıdır"

Bu sorular cevapsız bırakılamaz. Üstelik söz konusu açıklamanın NATO Zirvesi sırasında yapılması da başlı başına düşündürücüdür. NATO’nun caydırıcılığı yalnız askeri envanterinin büyüklüğüne, savunma harcamalarının miktarına veya harekât kabiliyetinin genişliğine dayanmaz. İttifakın gerçek kuvveti, üyelerinin sözüne duyulan güven, alınan kararların öngörülebilirliği ve müttefiklik hukukunun muhafazasıdır. Uluslararası bir mutabakatın süratle terk edildiği, askeri müdahalenin müzakerenin önüne geçtiği bir vasatta; aynı anda ittifak hukukundan, karşılıklı güvenceden ve müşterek güvenlikten söz etmek ciddi bir çelişki doğuracaktır. Bir taraftan müttefiklere uzun vadeli taahhütler verilirken, diğer taraftan birkaç hafta önce imzalanan bir mutabakatın sona erdiğinin açıklanması, kaçınılmaz olarak güvenilirlik meselesini gündeme taşıyacaktır. Hürmüz Boğazı’nın kapatılması da işte bu kopuşun ardından meydana gelmiştir. Hürmüz’de oluşan tabloyu, İran’ın sebepsiz ve keyfî bir tasarrufu gibi takdim etmek gerçeklerin yalnızca yarısını anlatmaktır. Hürmüz; dünya ekonomisinin, enerji arzının, deniz ticaretinin ve milyonlarca insanın geçim şartlarının birbirine bağlandığı stratejik bir geçittir. Burada yaşanan her kesinti, petrol ve doğal gaz taşıyan gemilerden başlayarak üretim maliyetlerine, ulaşım giderlerine, gıda fiyatlarına ve nihayet vatandaşların sofrasına kadar uzanacaktır. Hürmüz’deki kilitlenmenin anahtarı da kaynağı da mutabakatın bozulduğu yerde aranmalıdır. Müzakere masasının hükmü korunup askerî yöntemlere müracaat edilmeseydi bugün Hürmüz Boğazı’nın kapanmasını değil, nihai anlaşmanın hangi esaslar üzerinde yükseleceğini konuşuyor olacaktık.

“İran da Hürmüz’deki geçişlerin yeniden emniyet içinde yürütülmesini sağlamalıdır”

Bu nedenle öncelikle saldırılar durdurulmalı, mutabakatın ihlal edilen hükümleri yeniden işler hale getirilmeli, taraflar karşılıklı yükümlülüklerine riayet etmelidir. Barış kapısı kısa süre önce aralanmıştır. Bu kapıyı yeniden kapatan gelişmelerin üzerine soğukkanlılıkla gidilmelidir. Barışın önüne düşen gölgeyi kaldırma sorumluluğu, mutabakatın taraflarına aittir. ABD, askeri müdahalenin müzakereyle bağdaşmayan sonuçlarını görmeli ve verdiği taahhütlerin gereğine dönmelidir. İran da Hürmüz’deki geçişlerin yeniden emniyet içinde yürütülmesini sağlamalıdır. Hürmüz’den yükselen gerilim, daha büyük bir felakete dönüşmeden durdurulmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da barıştan yana tavizsiz tavrını kararlılıkla sürdürecek ve bölgesel istikrarın korunması adına üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmeye devam etmelidir. Unutmayalım ki savaşın kazananı olmadığı gibi, verilen söze sadakatin kaybedeni de olmayacaktır.

“Türkiye’nin dışarıda bırakıldığı hiçbir bölgesel istikrar projesi başarıya ulaşamayacaktır”

Ankara Zirvesi’nin ardından Avrupa başkentlerinde yeniden ele alınması şart olacak, Brüksel koridorlarında tekrar gündeme oturacak en mühim başlıklardan biri, Türkiye’nin Avrupa Birliği müzakere sürecidir. Avrupa’nın stratejik geleceği yeniden masaya yatırılmalı ve hakkaniyetli bir gelecek planı oluşturulmalıdır. Çünkü bugün Avrupa’nın karşı karşıya bulunduğu sorunlar, artık eski ezberlerle yönetilemeyecek kadar ağırlaşmıştır. Enerji arz güvenliğinden düzensiz göçe, Savunma kapasitesinden demografik daralmaya, Tedarik zincirlerinden ekonomik rekabete kadar uzanan geniş bir alanda Avrupa yeni bir yol ayrımına gelmiştir. Bu yol ayrımında görmezden gelinmesi mümkün olmayan bir hakikat vardır: O hakikatin adı da Türkiye’dir! Ukrayna sahasından Karadeniz’e, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’den Ortadoğu’ya kadar uzanan geniş jeopolitik kuşakta Türkiye’nin bulunmadığı hiçbir güvenlik denklemi kalıcı olamayacaktır. Türkiye’nin hesaba katılmadığı hiçbir enerji koridoru sürdürülebilir olmayacaktır. Türkiye’nin dışarıda bırakıldığı hiçbir bölgesel istikrar projesi başarıya ulaşamayacaktır. Bu durum bir temenni değil, değişen dünyanın ortaya çıkardığı stratejik bir gerçektir. Ne var ki Avrupa Birliği, uzun yıllardır bu gerçeği görmek yerine günü kurtaran siyasi reflekslerle hareket etmeyi tercih etmiştir. Türkiye’nin üyelik süreci teknik kriterlerden çok siyasi ön yargılarla değerlendirilmiştir.

“Türkiye’nin dışlandığı yıllar Avrupa’ya ne kazandırmıştır?”

Açılması gereken fasıllar bloke edilmiş, Yerine getirilmesi gereken yükümlülükler ertelenmiş, Verilen sözler tutulmamış, Türkiye’nin haklı beklentileri sürekli başka gündemlerin gölgesinde bırakılmıştır. Bu yaklaşım yalnızca Türkiye’ye değil Avrupa’ya da zarar vermiştir. Çünkü Avrupa Birliği, Türkiye’yi bekleme odalarında tutarken kendi stratejik ufkunu daraltmıştır. Türkiye’yi dışarıda bırakarak Avrupa’nın daha güçlü olacağını düşünenler, bugün karşı karşıya kaldıkları güvenlik ve istikrar sorunlarına dönüp bakmalıdır. 

Sorulması gereken sorular şunlardır: 

Türkiye’nin dışlandığı yıllar Avrupa’ya ne kazandırmıştır?

Göç krizleri mi çözülmüştür?

Enerji güvenliği mi sağlanmıştır?

Savunma kapasitesi mi güçlenmiştir?

Jeopolitik kırılganlıklar mı ortadan kalkmıştır?

Bunların hiçbirisi gerçekleşmemiştir. Aksine Avrupa, her geçen gün daha fazla stratejik belirsizlikle karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci artık yalnızca üyelik müzakereleri başlığı altında ele alınabilecek bir mesele olmaktan çıkmıştır. Mesele, Avrupa’nın kendi geleceğini nasıl tasavvur ettiğidir. Mesele, Avrupa’nın jeopolitik gerçeklerle yüzleşip yüzleşmeyeceğidir.

“Türkiye yalnızca çifte standartların son bulmasını istemektedir”

Mesele, Avrupa’nın stratejik aklı ile ideolojik önyargıları arasında hangi tercihi yapacağıdır. Milliyetçi Hareket Partisi olarak görüşümüz açıktır: Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkileri karşılıklı saygı, egemen eşitlik ve hakkaniyet temelinde ilerlemelidir. Türkiye ne bir yükümlülükten kaçmaktadır ne de bir ayrıcalık talep etmektedir. Türkiye yalnızca kendisine karşı dürüst olunmasını istemektedir. Türkiye yalnızca çifte standartların son bulmasını istemektedir. Türkiye yalnızca ortaklık hukukunun gereğinin yerine getirilmesini istemektedir. Elbette Gümrük Birliği’nin güncellenmesi önemlidir. Elbette vize serbestisi sürecinin tamamlanması önemlidir. Elbette ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesi önemlidir. Ancak bunlardan daha önemli olan husus, Avrupa’nın Türkiye’yi artık geçici ihtiyaçların hatırlandığı, kriz zamanlarında kapısı çalınan, işler normale döndüğünde ise yeniden ötelenen bir ülke gibi görme alışkanlığından vazgeçmesidir. Türkiye’nin yeri Avrupa’nın bekleme salonu değildir! Türkiye’nin yeri stratejik kararların şekillendiği masalarda hak ettiği ağırlıkla bulunmaktır. 

“Miçotakis’in açıklamaları son derece vahimdir”

Bu çerçevede son günlerde Yunanistan Başbakanı Miçotakis’in Türkiye’nin Avrupa güvenlik mekanizmalarındaki rolünü Adalar Denizi’ndeki ihtilaflara bağlayan açıklamaları son derece vahimdir. Avrupa’nın güvenliğini Atina’nın dar siyasi hesaplarına mahkûm etmek ne akılcıdır ne de sürdürülebilirdir. Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkiler üçüncü ülkelerin ön yargılarına, seçim hesaplarına veya tarihi korkularına rehin bırakılamaz. Hiçbir ülke kendi ikili sorunlarını Avrupa’nın müşterek güvenlik gündemi gibi sunma hakkına sahip değildir. Hiçbir başkent Türkiye’nin meşru hak ve menfaatlerini tartışma konusu yapamaz. Türkiye’nin milli hakları müzakere masalarında pazarlık unsuru değildir. Türkiye’nin egemenlik hakları herhangi bir siyasi şantajın konusu olamaz. Bu hususta tavrımızın değişmesi söz konusu dahi olamaz. Ancak burada altını özellikle çizmek istediğim konu, bu tartışmayı yalnızca Yunanistan veya belirli ihtilaflar düzeyine indirgememektir. Çünkü burada yatan niyet, söze dökülenden daha büyüktür. Ve Avrupa’nın yeni dünya düzeninde nasıl bir konum alacağı bu niyete ortak olup olunmadığının sınanmasıdır. Avrupa Türkiye ile birlikte mi hareket edecek, yoksa eski önyargıların esiri olarak mı kalacak? Önümüzdeki yıllar bu sorunun cevabını verecektir. 

Fakat hangi şart altında olursa olsun değişmeyecek bir gerçek varsa o da şudur:

Türkiye Avrupa için bir seçenek değil, içine düştüğü kuyuya uzanan güvenli halattır! Türkiye Avrupa’nın güvenliği, istikrarı, enerji arzı, ticaret yolları ve jeopolitik dengesi bakımından vazgeçilmez bir stratejik gerçekliktir. Bu gerçeği kabul edenler kazanacaktır. Görmezden gelenler ise değişen dünyanın setlerine er ya da geç çarpıp dağılacaktır.

“15 Temmuz, Çanakkale’yi geçemeyenlerin başka yollar aramasıdır”

Yarın, Türk milletinin istiklal ve istikbal iradesine yöneltilen en hain saldırılardan birinin bertaraf edilişinin onuncu yıl dönümünü idrak edeceğiz. Yarın, 15 Temmuz Demokrasi ve Milli Birlik Günü’nün onuncu sene-i devriyesidir. Aradan geçen on yılın ardından görüyoruz ki, 15 Temmuz yalnızca bir gecenin, yalnızca bir kalkışmanın, yalnızca bir darbe teşebbüsünün adı değildir. 15 Temmuz, Türk milletinin tarih boyunca verdiği bağımsızlık mücadelesinin son halkalarından biridir. 15 Temmuz, yalnızca tankların sokağa çıktığı, savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı, silahların milletimize çevrildiği bir ihanet gecesi değildir. 15 Temmuz, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin içeriden çökertilmek, milli egemenliğin gasp edilmek ve Türk milletinin iradesinin zincire vurulmak istendiği çok katmanlı bir işgal teşebbüsüdür. Bu nedenle 15 Temmuz’u doğru okumak, yalnızca geçmişi anlamak bakımından değil, geleceği korumak bakımından da milli bir mecburiyettir. Çünkü 15 Temmuz’u sadece bir darbe olarak tarif edemeyiz. 15 Temmuz’u yalnızca FETÖ’nün kalkışması olarak değerlendirmek yetersizdir. 15 Temmuz, Çanakkale’yi geçemeyenlerin başka yollar aramasıdır. 15 Temmuz, Milli Mücadele’de dize getiremediklerini içeriden çözme teşebbüsüdür. 15 Temmuz, Sevr’i kabul ettiremeyenlerin farklı yöntemlerle aynı hedefe ulaşma arayışıdır. 15 Temmuz, Türk milletinin bağımsız yaşama iradesine karşı yürütülen uzun ve karanlık mücadelenin yeni bir cephesidir.

“FETÖ denilen ihanet yapısı Türk polisinin makamını istismar etmişlerdir”

FETÖ denilen ihanet yapısı ise bu karanlık hesabın yalnızca taşeronu ve sahaya sürülmüş kirli bir maşasıdır. Bu habis örgüt yıllarca eğitim kisvesi altında büyümüştür. Hizmet söylemi altında kadrolaşmıştır. İnanç istismarıyla taraftar devşirmiştir. Hayır görüntüsü altında hıyanet biriktirmiştir. Milletimizin temiz duygularını sömürmüş, devletimizin imkânlarını kullanmış, kurumlarımızın içine sızmış ve nihayet fırsatını bulduğunu düşündüğü anda Türk devletine silah doğrultmuştur. Ne acıdır ki, Türk askerinin şerefli üniformasını gasp etmişlerdir. Türk polisinin makamını istismar etmişlerdir. Türk yargısının kürsülerini kirletmişlerdir. Türk bürokrasisinin emanetini kötüye kullanmışlardır. 

Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı:

O da Türk milletinin karakteriydi, Türk milletinin bağımsızlık aşkıydı, Türk milletinin devletine olan sadakatiydi. 15 Temmuz gecesi milletimiz yalnızca bir darbeyi durdurmamıştır. Her biri vicdanının sesini dinlemiştir. Her biri millet olmanın şuuruyla davranmıştır. Her biri vatan söz konusu olduğunda gerisinin teferruat olduğunu göstermiştir. Tankın karşısına çıkan bu şuurdur. Kurşunların üzerine yürüyen bu şuurdur. Bombalanan Gazi Meclis’i terk etmeyen bu şuurdur. Meydanları dolduran bu şuurdur. Şehadeti göze alan bu şuurdur. Türk milleti o gece bir kez daha tarih yazmıştır. Ve tarihe şu notu düşmüştür: Bu millet esir yaşamaz. Bu millet teslim olmaz. Bu millet iradesini vesayet odaklarına bırakmaz. Bu millet devletini terör örgütlerine teslim etmez.

“İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez”

Onuncu yıl dönümünde üzerinde hassasiyetle durulması gereken bir diğer husus daha vardır. FETÖ ile mücadele geçmişte kalmış bir mesele değildir. FETÖ tehdidinin tamamen ortadan kalktığını düşünmek ciddi bir yanılgıdır. İhanetin yöntem değiştirmesi, ihanetin sona erdiği anlamına gelmez. Tehdidin görünmez hale gelmesi, tehdidin yok olduğu anlamına gelmez. Dün himmet adı altında örgütlenenler vardı. Bugün başka maskelerle ortaya çıkmak isteyenler olabilir. Dün eğitim kisvesi kullananlar vardı. Bugün farklı alanlarda benzer yöntemlere başvuranlar olabilir. Dün devletin mahrem yapılarına sızmaya çalışanlar vardı. Yarın başka yollar deneyenler olabilir. Bu sebeple devlet hafızasının diri tutulması, kurumsal tedbirlerin tavizsiz sürdürülmesi ve milli şuurun canlı tutulması hayati önemdedir. Unutulmamalıdır ki, millet hafızasını kaybettiği gün tehditler yeniden güç kazanır. Tarih şuuru zayıfladığı gün fitne odakları yeniden cesaret bulur. Milli birlik duygusu aşındığı gün Türkiye’nin karşısındaki hesaplar yeniden hareketlenir. Bu sebeple 15 Temmuz’un hatırasını yaşatmak yalnızca geçmişe saygı değildir. Aynı zamanda geleceğe karşı sorumluluktur. Aynı zamanda devletimize karşı görevdir. Aynı zamanda milletimize karşı vefadır.

"Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı her türlü görüş ayrılığının üzerindedir"

15 Temmuz’un bize verdiği derslerden biri de şudur: Türkiye’nin bekası günlük siyasi hesapların üzerindedir. Devletin varlığı geçici tartışmaların üzerindedir. Milli güvenlik, partiler üstü bir konudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığı her türlü görüş ayrılığının üzerindedir. Milliyetçi Hareket Partisi’nin yarım asrı aşan siyasi mücadelesi de işte bu anlayış üzerine kurulmuştur. Bizim için devlet ebed müddet ülküsü bir slogan değildir. Bizim için milli birlik ve kardeşlik yalnızca siyasi bir söylem değildir. Bizim için Türkiye Cumhuriyeti’nin bekası günlük hesaplara kurban edilemeyecek kadar büyük bir emanettir. Dün olduğu gibi bugün de aynı yerdeyiz.

Vatanımız için buradayız! Milletimizin yanındayız! Cumhuriyetimizin zırhıyız! Demokrasimizin kalkanıyız! Türk bayrağının sancaktarıyız! Ve Allah’ın izniyle yarın da aynı yerde olmaya devam edeceğiz. Bu vesileyle 15 Temmuz gecesi şehadet mertebesine ulaşan bütün kahramanlarımızı rahmetle, minnetle ve hürmetle anıyorum. Terörle mücadelede hayatlarını feda eden bütün şehitlerimize Cenab-ı Allah’tan rahmet diliyorum. Gazilerimize sağlık, afiyet ve uzun ömürler niyaz ediyorum. Rabbim milletimizi her türlü fitneden, devrimizi her türlü ihanetten, devletimizi her türlü saldırıdan muhafaza buyursun. Türk milleti bir oldukça, Türk devleti güçlü oldukça, Milli birlik ve kardeşlik ruhu yaşadıkça, Hiçbir karanlık odağın, Hiçbir ihanet şebekesinin, Hiçbir emperyal projenin, Türkiye üzerinde başarı şansı olmayacaktır. Çünkü başka Türkiye yoktur!

MHP Lideri devlet bahçeli'Den mete gazoz'a tebrik

Sözlerime son verirken, Okçuluk Dünya Kupası’nın Madrid ayağında altın madalyaya uzanarak ay yıldızlı bayrağımızı bir kez daha zirveye taşıyan milli gururumuz Mete Gazoz evladımızı yürekten tebrik ediyor, Türk sporuna kazandırılan başarılarımızın artarak devamını diliyorum. Hepinizi saygılarımla selamlıyorum. Sağ olun, var olun, Cenab-ı Allah’a emanet olun.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...