TMO raporuna göre alarm çalıyor!
Tarım sektörü, sadece toprağı işleyenlerin değil, mutfağında tencere kaynatan her bir vatandaşın en temel ekonomik göstergesidir. Sahadan gelen son veriler, yani Aralık 2025 Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) Fenolojik Değerlendirme Raporu, önümüzdeki aylarda gıda enflasyonuyla mücadelemizde bizi nelerin beklediğine dair kritik sinyaller veriyor. Bir ziraat mühendisi gözüyle baktığımda, rakamların ötesinde “sofradaki maliyetin” ayak seslerini duyuyorum.
Raporun en çarpıcı verisi; Aralık 2025 itibarıyla Türkiye genelinde yağışlar normalin yüzde 21 altında. Su yılına baktığımızda tablo daha da netleşiyor: Ekim-Aralık döneminde yağışlar normalin yüzde 20 gerisinde. Bu, toprağın yeterince doymadığı, barajların ve yeraltı sularının beklenen hızda beslenmediği anlamına geliyor. Özellikle Marmara Bölgesi’nde yüzde 45’e varan bu dramatik düşüş, sadece bir iklim olayı değil, doğrudan bir maliyet kalemidir. Yani mesele sadece yağmur değil; arzın maliyeti.
Yağışın yetersiz olduğu her milimetrede, çiftçi bu açığı enerji ve su maliyetiyle kapatmak zorunda kalmaktadır. Bu da doğrudan gıda fiyatlarına “ek maliyet” olarak yansımaktadır.
Dikkatimi çeken bir diğer nokta, çiftçimizin su kısıtı ve piyasa belirsizlikleri nedeniyle rotasını değiştirmesidir. İç Anadolu’da su oburu mısır ve şeker pancarından kaçış, yerini arpa ve buğdaya bırakmıştır. Ege ve Akdeniz’de ise pamuk alanlarının hububata kaydığını görüyoruz. Bu durum, önümüzdeki yıl bazı ürünlerde arz fazlası yaratırken, pamuk ve mısır gibi stratejik ürünlerde ithalat baskısını, dolayısıyla döviz bazlı bir enflasyon riskini tetikleyebilir.
Bugün tarlada hububat büyük ölçüde ayakta. Çıkışlar tamamlanmış, bitki canlı. Ancak özellikle İç Anadolu ve Doğu Anadolu’da hububat uyku, dinlenme (dormansi) döneminde. Yani bitki beklemede. Bu bekleyiş, eğer baharda yeterli ve zamanında yağışla desteklenmezse, doğrudan verim kaybına dönüşür.
Verim kaybı ne demektir?
Daha az ürün, daha yüksek birim maliyet, daha pahalı gıda. İşte bu noktada fenoloji ile enflasyon arasındaki bağ görünür hale gelir.
Marmara ve Karadeniz’in bazı iç kesimlerinde yaşanan su stresi ve lokal don riskleri, bitkinin kardeşlenme kapasitesini tehdit ediyor. Özellikle Eskişehir ve Konya gibi hububat ambarlarımızda görülen fare ve köstebek artışı, verim kayıplarına yol açabilecek bir “sessiz istila” niteliğindedir. Sahadaki bu tip her fire, raflardaki ürünün etiketine birer “sıfır” eklemektedir.
Önümüzdeki süreçte gıda enflasyonunu dizginlemek istiyorsak, sadece gökyüzüne bakıp yağmur bekleyemeyiz.
Aralık raporunun en kritik uyarılarından biri kar örtüsü. Kar, tarım açısından sadece soğukla mücadele değil, aynı zamanda doğal bir sigortadır. Karın olmadığı alanlarda don riski artar. Don, rekolteyi düşürür; rekolte düşüşü ise piyasa fiyatlarını yukarı iter.
Özellikle buğday ve arpa gibi temel ürünlerde yaşanacak en küçük kayıp bile, un, ekmek ve yem fiyatları üzerinden zincirleme bir etki yaratır. Bu zincirin son halkasında ise tüketici vardır.
Belki de bu sezonun en çarpıcı ekonomik göstergesi ürün desenindeki değişimdir. Aralık raporu açıkça şunu söylüyor:
Çiftçi riskten kaçıyor: Pamuk, mısır, ayçiçeği gibi yüksek maliyetli ürünlerden çıkış var. Arpa ve ekmeklik buğdaya yönelim hızlanıyor. Makarnalık buğday geriliyor ve İç Anadolu’da nadas alanları artıyor
Bu tablo, çiftçinin “çok kazanma” hedefinden vazgeçip “zarar etmemeye” odaklandığını gösteriyor. Ancak bu rasyonel bireysel tercih, ülke ölçeğinde arz çeşitliliğinin daralması anlamına geliyor. Arz daraldıkça fiyat baskısı artıyor; fiyat baskısı arttıkça gıda enflasyonu kalıcılaşıyor.
Yüksek gübre ve mazot fiyatları, fenolojik raporun satır aralarında sıkça karşımıza çıkıyor. Çiftçi daha az gübre atıyor, daha ucuz alternatiflere yöneliyor ya da bazı alanlarda hiç uygulamıyor. Bu durum kısa vadede maliyeti düşürse de orta vadede verim ve kalite kaybı olarak geri dönüyor.
Sonuç değişmiyor: Düşük verim, yüksek maliyet ve pahalı gıda… Bu zincir, para politikasıyla değil, ancak tarımsal üretim istikrarıyla kırılabilir.
2025/26 sezonu için artık tek bir kritik eşik var: Ocak-Mart yağışları. Bu dönemde yağışlar yeterli olmazsa; Hububatta kardeşlenme zayıflar, rekolte beklentisi düşer, iç piyasada fiyatlar erkenden yükselir ve ithalat baskısı yeniden gündeme gelir.
Yani bugün tarlada eksik kalan her damla yağmur, yarın sofrada fazla ödenen her kuruş olarak karşımıza çıkar. Fenolojik rapor bize şunu söylüyor: Aralık ayı fenolojik raporu bir alarm çalıyor ama panik butonuna basmıyor. Diyor ki: Gıda enflasyonu, markette değil; tarlada başlar. Bugün doğru okumaz, doğru önlem almazsak; yarın fiyatları konuşur ama nedenlerini çoktan kaçırmış oluruz.
Son Söz: Bu sezonun hikâyesi henüz bitmedi. Ama şimdiden biliyoruz: Bu bahar yağmazsa, yaz pahalı geçer. Unutmayalım ki; tarlada yönetilemeyen her risk, şehirde gıda enflasyonu olarak karşımıza çıkar. Aralık ayı raporu bize “tedbirli ol” diyor. Bu uyarıyı dikkate almazsak, baharda çiçek açan ağaçlar değil, artan fiyat etiketleri olacaktır.
Kalın sağlıcakla…