33 kilometrelik boğaz, 8 milyarlık dünya!
İran, Orta Doğu’nun kalbinde yer alan ve enerji jeopolitiğinde kritik ağırlığa sahip bir ülkedir. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülkelerinden biri, doğal gaz üretiminde ise üst sıralardadır. Basra Körfezi’nde en uzun kıyı şeridine sahip olması, onu küresel enerji denkleminde stratejik bir konuma taşır. Özellikle Amerika ve İsrail’i diplomatik olarak tanımayan siyasi duruşu ve geçmişte nükleer programı üzerinden yaşanan tartışmalar, İran’ı yalnızca bölgesel değil küresel güç mücadelesinin merkezine yerleştirmektedir. Bu denklemde en kritik başlık ise Hürmüz Boğazı’dır.
Hürmüz Boğazı, İran, Umman ve Birleşik Arap Emirlikleri arasında yer alan yalnızca 33 kilometrelik dar bir geçittir. Ancak bu küçük alan, dünya petrol arzının yaklaşık yüzde 20’sine, yani günlük ortalama 17 milyon varillik akışa ev sahipliği yapmaktadır. Basra Körfezi’ndeki sekiz ülkenin petrolü büyük ölçüde bu güzergâh üzerinden küresel pazarlara ulaşır. Özellikle Suudi Arabistan, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri için ihracatın büyük bölümü bu hatta bağlıdır.
Burada yaşanacak bir kriz yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil; enerji fiyatlarından enflasyona, istihdamdan küresel büyümeye kadar uzanan zincirleme etkiler doğurabilecek küresel bir kırılma anlamına gelir.
Günümüz dünyasında jeopolitik risklerin ekonomik sonuçları, askeri gelişmeler kadar belirleyici hale gelmiştir. Savaşın askeri boyutu kadar ekonomik etkileri de dikkat çekici. Enerji arz güvenliği, ticaret yolları, finansal piyasalar ve küresel büyüme beklentileri bu gerilimden doğrudan etkileniyor.
Savaşların kazananı genellikle savunma sanayi şirketleri ve enerji firmaları olurken, kaybedeni toplumların bütünü oluyor. Bugün yaşanan tablo da farklı değil. Bölgesel bir askeri çatışma, dünya ekonomisinde zincirleme kırılganlıklar yaratmaya başlamış durumda.
Olası bir senaryoda İran’ın ABD’ye ait stratejik hedefleri vurması ya da İsrail’e karşı geniş çaplı füze kapasitesini devreye sokması, savaşın boyutunu dramatik biçimde değiştirebilir. Böyle bir gelişme yalnızca Orta Doğu’yu değil, ABD iç siyasetini ve küresel güç dengelerini de etkiler.
İran’ın füze sistemleri ve siber savaş kapasitesi küçümsenmemelidir. Geçmiş çatışmalarda İsrail’in aldığı hasarın kamuoyuna yansıtılmadığı iddiaları da dikkate alındığında, bilgi savaşının da en az sahadaki çatışma kadar önemli olduğu görülüyor.
Bu savaşın önceki çatışmalardan farkı ise İran açısından “varoluşsal” algılanmasıdır. Rejimin hedef alındığı bir denklemde, İran’ın elindeki tüm askeri ve stratejik kapasiteyi devreye sokma ihtimali yükselir. Bu durum, Arap ülkelerindeki ABD hedeflerinin ve İsrail’in doğrudan risk altında kalması anlamına gelir.
Savaşın küresel ekonomiye ilk ve en güçlü yansıması enerji piyasalarında görüldü. Brent petrol fiyatının 100 doların üzerine çıkması ve kısa vadede 100-150 dolar bandının konuşulması; yakıt fiyatlarını, üretim maliyetlerini ve enflasyon beklentilerini yukarı çekiyor. Stratejik rezervlerin devreye alınması şoku sınırlayabilir ancak panik alımları ve spekülatif hareketler fiyat oynaklığını artırıyor.
Enerji fiyatlarındaki artış: Küresel enflasyonu tetikliyor. Merkez bankalarının faiz politikalarını zorlaştırıyor ve gelişmekte olan ülkelerde sermaye çıkışlarını hızlandırıyor.
Türkiye net enerji ithalatçısı bir ülke olduğu için petrol fiyatlarındaki artış doğrudan: Enflasyonu artırır, cari açığı büyütür, döviz talebini yükseltir ve Türk lirası üzerinde baskı oluşturur. Enerji maliyetleri; ulaşım, sanayi ve tarım başta olmak üzere birçok sektörü doğrudan etkiler. Finansal piyasalarda dalgalanma görülebilir. Özellikle bankacılık, ulaştırma ve enerji yoğun sektörler baskı altında kalabilir.
İran ile İsrail arasındaki savaş, doğrudan cephe hattında olmasak bile Türkiye’de tarımı enerji, girdi ve ticaret kanalları üzerinden baskı altına alabilecek bir risk dalgası oluşturuyor. İran’ın küresel doğalgaz rezervlerindeki payı ve Hürmüz Boğazı’ndaki olası aksaklıklar, mazot ve elektrik fiyatlarını artırarak özellikle sulama yapan mısır ve pamuk üreticisini, enerjiye bağımlı seracılığı ve hayvancılığın yem girdisini doğrudan etkileyebilir.
Gübre ve zirai ilaç temininde yaşanabilecek fiyat artışları verimlilik üzerinde baskı kurarken; buğday, arpa ve mısır gibi temel ürünlerde maliyet kaynaklı üretim daralması, et ve süt fiyatlarına kadar uzanan zincirleme bir enflasyon etkisi yaratabilir.
Ayçiçeğinde dış tedarik riski, soğan ve patateste üretimden kaçış ihtimali, domateste enerji maliyeti baskısı; elma ve zeytinyağında ise ihracat pazarlarının daralması üretici gelirlerini sarsabilir
Dünya ekonomisi bir kez daha, jeopolitik risklerin küresel refah üzerindeki belirleyici gücüyle karşı karşıyadır.
Son söz: Böylesi yüksek jeopolitik risk içeren bir dönemde Türkiye’nin kazançlı çıkabilmesi için tarımda öncelikli refleksi gıda güvenliğini stratejik güvenlik meselesi olarak ele almak olmalıdır.
Enerji fiyatlarının yükseldiği, lojistik hatların kırılganlaştığı ve küresel ticaretin daraldığı bir ortamda Türkiye; temel tahıllarda (buğday, arpa, mısır), bakliyatta ve yağlı tohumlarda arz güvenliğini artırmalı, sulama yatırımlarını hızlandırmalı, girdi bağımlılığını (mazot, gübre, yem hammaddesi) azaltacak yerli üretim politikalarını güçlendirmelidir. Stratejik ürünlerde planlı üretim modeline geçilmesi, sözleşmeli tarımın yaygınlaştırılması ve TMO benzeri kurumların etkin stok yönetimi yapması kritik olur. Aynı zamanda kriz dönemlerinde ihracat yasakları yerine akıllı kota ve rezerv yönetimi uygulanmalı; Türkiye bölgesel bir “gıda tedarik merkezi” konumuna taşınmalıdır.
Özetle savaş ortamında kazanç, spekülasyondan değil; güçlü üretim, sağlam stok ve planlı tarımdan gelir.
Kalın sağlıcakla.