Çizmemdeki çamur, kalemimdeki mürekkep

YAYINLAMA:
Çizmemdeki çamur, kalemimdeki mürekkep

Neyzen Tevfik, “Bazı insanları sebepsiz seversin, bazılarına bin sebep arar yine sevemezsin,” demiş. 

Yazılarımı şimdiye kadar neden güvenle ve inanarak okudunuz biliyor musunuz? Çünkü ben bir çiftçi çocuğuyum. Annem hem ev hanımı hem de bir üretici; biz dört kardeşiz ve ailenin tek erkek çocuğuyum. Hayatım boyunca tarladan ayağımı, çiftçiden kulağımı, mahsulün yetiştiği o topraktan da gözlerimi hiç ayırmadım.

Bu yaşıma kadar alışveriş yapmadan önce mutlaka pazarı bir tur dolaşırım. Mevsimine göre en taze ve en ucuz sebze-meyveyi ararım; hâlâ da öyle. Buradan bir tavsiye vereyim: Pazara çıkmayan, sahada ter dökmeyen, çiftçinin derdinden bihaber olan “tarım yazarının” ne politikasını ne de kitabını ciddiye almayın.

Siz gidin roman okuyun, gerçek tarım hikâyelerini okuyun. Evrene mesaj gönderip, yoga yaparak başarıya ulaşılacağını iddia eden o “spiritüel” tariflere binlerce lira döküp kendinizi kandırmayın. Bir yanda emeklilik dilekçesini verip “Yoga yapıyorum, çok mutluyum, siz de yapın,” diyenler var; diğer yanda ise kırk yıllık çiftçi amcamın sesi yankılanıyor: “Çocukları zor okutuyorum, köyde zor tutuyorum. Ben de yogaya başlasam karnımız doyar mı?”

İnsanlarla ya da “evrenle” dalga geçiyorsam, bu öğretilere inanmadığımdan değil; ülkemin insanını ve gerçeklerini çok iyi bildiğimdendir.

Düşünsenize; hayatınızda politikacı, bakan, bürokrat, miras, torpil ya da “dayı” olmadığını... Böylesi daha huzurlu olmaz mıydı?

Dünyaya hiçbir şeye sahip olmadan geliriz; sonra toprakla, traktörle, biçerdöverle ve rengârenk bir üretim deseniyle tanışırız. Dünyayı keşfeder, sonra hepsini bırakıp yine “hiçbir şeysiz” gideriz.

Ama maalesef hayat öyle akmıyor. Karanlık siyasetin ve liyakatsizliğin bulaştığı bu iş dünyasında insanlar ezilip gidiyor. İlginçtir ki toplum, hayatı boyunca tarlaya ayak basmamış, traktörün önünden geçmemiş, bir elma fidanını toprakla buluşturmamış kişilerin başarı kitaplarını okuyor, ülkemiz tarımını böylesi insanlardan dinliyor maalesef.

Gençlerimiz, aydınlarımız bu liyakatsiz sistem içinde ancak savaşarak, acı çekerek ilerlemeye çalışıyor. Oysa sistemle kavga etmeye ayırdıkları o enerjiyi üretime aktarabilselerdi; çiftçim neler yetiştirir, akademisyenlerim ne yayınlar çıkarırdı... Belki de isyanları tam olarak bu yüzdendir.

Gelin, evrene mesaj gönderirken içine biraz da çiftçiyi, gariban işçiyi ve fakir tüketiciyi ekleyelim. Büyükşehirlerdeki sıcak evlerinizde, elinizde Espresso Macchiato veya White Chocolate Mocha ile şu insanların yerine kendinizi koyma şansınız yok:

Pancarını teslim etmek için traktörün içinde saatlerce bekleyen babayı,

Fabrika önünde “Ürünüm alınacak mı?” diye sorgulayan üreticiyi,

Dalında para etmeyen limonuna bakıp bir sigara daha yakan çiftçiyi,

 

Tarlasını sulayıp tam bitirdiğinde fiyatların düştüğünü öğrenen o çaresiz adamı,

Ulusal Süt Konseyinin soğutulmuş çiğ süt tavsiye fiyatının açıklandığını duyduğunda elinde süt güğümü ile oracıkta donup kanal üreticinin psikolojisini,

Sabah uyandığında serasının yerle bir olduğunu veya ahırındaki “Sarıkız”ın öldüğünü gören o kederli gözleri anlayamazsınız.

Benim derdim; çiftçiyle bakanlığı karşı karşıya getirmek ya da teknik personelin gururunu kırmak değil. Aksine; traktörle sokağa dökülmek yerine, o umutsuz insanlara dengeli, ayağı yere basan ve özgün bir yöntem anlatabilmektir. Yazarken hep bunun çabasını verdim.

Ülkemizde koca bir gençlik, hayallerini sevmediği işlere kurban etti. Birçoğumuz üniversite tercihlerimizi bile başkalarını mutlu etmek için veya sadece bir “kaçış planı” olarak yaptık. Bu iklim hepimizin suçu…

Belki de en kolayı; sadece doğadan, çiçekten, böcekten bahsedip hayatın içindeki zorluklara göz kapamaktır. Ancak üretimin içinde büyümüş, toprağın bereketini de zahmetini de bilen biri olarak ekonomik gerçekler karşısında sükût etmek bana ağır geliyor. Hele ki alın teriyle geçinenlerin sofrasındaki daralma ile şatafatlı harcamalar arasındaki tezatlığı görünce, bir çiftçi çocuğu olarak vicdanım huzursuz oluyor.

Son söz: Şahsi bir siyasi ikbal peşinde değilim; ancak şuna yürekten inanıyorum: Gerçek ihtişam, görkemli makam odalarında, binalarda veya lüks harcamalarda değil; kaynağın her kuruşunu emanet bilip sergilenen o vakur tevazudadır. Keşke idarecilerimize şu anlayışı bir borç olarak hatırlatabilseydik: “Vazgeçilen her lüks, milletin gönlünde kazanılmış en büyük mertebedir.”

Çünkü fedakârlık tepeden tırnağa bir bütün olduğunda anlam kazanır ve asıl itibar, milletin refahı için gösterilen o onurlu iktisattan doğar.

Yazılarımı bugüne kadar yüreğinizle okuduğunuz için teşekkürler.

Sağlıcakla kalın…

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...