Din, yapılar ve Türk-İslam ülküsü

YAYINLAMA:
Din, yapılar ve Türk-İslam ülküsü

İslam, ilk peygamberden son peygambere kadar özü değişmeyen tevhid dininin adıdır. Son Kitabımız Kur’an-ı Kerim, son Peygamberimiz ise Hz. Muhammed’dir. Müslümanın temel referansı, Allah’ın kelamı olan Kur’an ve onun hayata nasıl taşınacağını gösteren Peygamberimizin sünnetidir.

Kur’an yol gösterir, sünnet o yolun hayattaki karşılığını gösterir.Müçtehitler ise çıkan zorlukları bu kaynaklardan yararlanarak çözmeye çalışır.

Ancak tarih boyunca dinin kendisiyle, insanların dini anlama ve yaşama biçimleri farklılaşmıştır. Mezhepler ortaya çıkmış, ardından tarikatlar, cemaatler ve çeşitli dinî yapılanmalar oluşmuştur. Başlangıçta bunların bir kısmı, dini daha iyi anlamak, ahlakı güçlendirmek ve insanlara iyilik ulaştırmak amacıyla ortaya çıkmış olabilir. Fakat zaman içinde asıl tehlike, yorumun dinin önüne geçmesi, yapının ise hakikatin yerine konulması olmuştur.

Bugün herkesin kendisine sorması gereken soru şudur:Biz dine mi hizmet ediyoruz, yoksa dini kendi kurduğumuz yapıya mı hizmet ettiriyoruz?

Peygamberler bile Allah’ın kendilerine bildirdiği vahyi yaşamak ve tebliğ etmekle mükellef iken, sonraki bazı yapılar kendi rüyalarını, rüyalarında peygamberlerle konuştuklarına dair anlatılarını veya kişisel manevi tecrübelerini mensupları için birer referans haline getirebilmektedir.Din, doğruluğu kişisel rüyalarla ya da görüşlerle değil, Allah’ın kitabı ve Peygamberimizin güvenilir şekilde bize ulaşan sünnetiyle ölçülmesi gereken bir hakikattir. 

Emr-i bil maruf, nehy-i anilmünker yani iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, Nebilerin ve Rasullerin hayatları boyunca tebliğ ettikleri temel hakikatlerden biridir. Aynı zamanda İslam’ın Müslümanların omuzlarına yüklediği büyük sorumluluklardan biridir.

Nebiler ve Rasuller, insanları şirkin, zulmün, ahlaksızlığın ve her türlü münkerin karanlığından çıkarıp hakka, tevhide ve adalete çağırmışlardır. O hâlde kurtuluş; Kur’an’a ve son Elçiye tabi olmak, münkeri ve kötülüğü terk etmek, maruf olana yani tevhide, hakka, adalete ve hakikate yönelmekle mümkündür.

İşte bugün cemaatler, tarikatlar ve din adına hareket ettiğini söyleyen yapılar açısından asıl soru da burada ortaya çıkmaktadır:Emr-i bil maruf ve nehy-i anilmünkeri gerçekten Allah rızası ve toplumun iyiliği için mi yapılıyor, yoksa bu kavramlar sadece başkalarını eleştirmek için mi kullanılıyor?

Bir yapı mensuplarına sürekli toplumu düzeltmeyi öğretirken kendi yöneticilerini eleştirilemez hâle getiriyorsa, dışarıdaki münkeri anlatırken kendi içindeki yanlışları “fitne”, “iftira” veya “cemaat düşmanlığı” diyerek örtüyorsa, burada ciddi bir çelişki vardır.Haksızlık, hangi cemaatin veya hangi yapının içinde yapılırsa yapılsın haksızlıktır.

İnsan toplamak, ekonomik güç oluşturmak, siyasi nüfuz kazanmak, kadro kurmak veya bir yapıyı büyütmek için din kullanılamaz. Din, şahısların ve yapıların menfaatine hizmet edecek bir araç değil, Allah’ın insanlığa gönderdiği hakikat ve hidayet yoludur.

Son dönemde Türkiye’de bazı cemaat ve tarikat yapılanmaları, özellikle mali yapılanmalar ve örgütlenme iddiaları üzerinden yeniden ülke gündeminin merkezine oturmuş durumda. Bu tartışmaların ortaya çıkardığı temel soru şudur:Dinî yapılar nerede başlar, hesap verebilirlik nerede biter?

Çünkü tüm bu yapılar, devletin kendilerine açtığı alan içerisinde faaliyetlerini sürdürebiliyorsa, aynı zamanda denetime açık ve yaptıkları faaliyetler bakımından hesap verebilir olmalıdır.

Bir yapının kendisini “dinî” olarak tanımlaması, onu eleştiriden ve hukuktan muaf kılmaz. Tam tersine, din adına hareket ettiğini söyleyenlerin daha fazla şeffaflık, daha fazla hesap verebilirlik ve daha fazla ahlaki sorumluluk taşıması gerekir.

Çünkü kapalı kapılar ardında büyüyen her güç, bir süre sonra kendisini denetleyen hiçbir “otorite” istemez.Önce “hizmet” der, sonra eleştiriyi “fitne” olarak görmeye başlar.Önce “istişare” der, sonra hocasının sözünü “tartışılmaz” hâle getirir.Önce “tevazu” der, sonra mensuplarından “mutlak bağlılık” bekler. En tehlikelisi ise, bir süre sonra insanlar Allah’ın rızasını değil, yapının rızasını aramaya başlar.

Belki de bugün cemaatlerin ve yapıların önce kendi içlerine dönerek sormaları gereken soru şudur:Gerçekten marufu mu emrediyor, münkerden mi sakındırıyoruz,yoksa kendi yapımızı büyütmek, korumak ve zenginleşmek için dini mi kullanıyoruz?

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla kapalı yapılar değil;milli ve manevi değerlerine bağlı, sorgulayan, düşünen ve fikir sahibi nesillerdir. Belki de yeniden dönülmesi gereken yer, milletimizi asırlardır ayakta tutan Kur’an’ın özü, Peygamberimizin ahlakı ve Türk-İslam medeniyetinin ortak değerleridir.

İşte bu bilinç, Türklerin vatan edindiği topraklarda asırlar boyunca şekillenen Türk-İslam kültürünün de temelinde yer almıştır. Türklerin vatan edindiği coğrafyalarda hâkim olan bu kültür; tevhid, adalet, ahlak, ilim, kardeşlik ve milletimizin birlik ve dirliği anlayışı etrafında şekillenmiştir.

Zararlı ve istismara açık dinî yapıların panzehiri; dinin hiçbir grubun, cemaatin veya şahsın tekelinde olmadığını bilerek Kur’an’ın özünde, Peygamberimizin sünnetinde ve Türk-İslam kültürünün ortak değerlerinde birleşmektir.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...