Avrupa, Yunan aklından vazgeçmeli
Libya Temsilciler Meclisinin Türkiye ile 2019 yılında imzalanan Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası'nı onaylaması, Doğu Akdeniz'deki güç dengeleri bakımından son derece önemli bir gelişmedir. Böyle bir kararın alınması özellikle Türkiye'nin Libya ile geliştirdiği ilişkilerin ulaştığı noktayı göstermesi açısından da oldukça kıymetlidir. Ancak Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen ve Avrupa Konseyi Başkanı António Costa'nın anlaşmanın onaylanmasıyla ilgili olarak yaptıkları yanlı ve akıl dışı açıklamalarla kendilerince yeni tezler ilan etmeleri Avrupa'nın Türkiye'ye yönelik yaklaşımında değişmeyen bir anlayışın varlığını ortaya koymuştur.
Türkiye-Libya Mutabakat Muhtırası’nın onaylanmasıyla, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki deniz yetki alanlarının batı sınırlarının tescillenmesi adına da tarihî bir kazanımdır. Ülkemizin bölgedeki hak ve menfaatlerini koruma iradesinin somut bir sonucu olan bu anlaşma, Türkiye'nin 21. yüzyılda elde ettiği en büyük stratejik başarılardan birini teşkil etmektedir. Zira Yunanistan'ın adalara ana karalarla aynı ölçüde deniz yetki alanı tanınması gerektiği yönündeki maksimalist yaklaşımı karşısında Türkiye, Libya ile yaptığı anlaşmayla Doğu Akdeniz'deki konumunu güçlendirmiştir. Ayrıca yine Yunanistan’ın aynı bölgedeki hukuksuz eylemlerine karşı da yasal zemin pekişmiştir.
Ne Ursula von der Leyen'in açıklamasının ne de herhangi bir taraftan gelen açıklamaların hukuki bakımdan Türkiye ile Libya arasındaki anlaşmayı kendiliğinden hükümsüz kılamayacağı açıktır. Ancak Avrupa Birliği yöneticilerinin Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile dayanışma içerisinde olduklarını özellikle vurgulamaları, Brüksel'in meseleye tarafsız yaklaşmadığını göstermektedir.
Avrupalı devletlerin Yunanistan'a yönelik bu tutumu tarihsel açıdan da yeni değildir. Nitekim 19. yüzyılda Yunan isyanının Avrupa'nın büyük güçlerinden gördüğü destek ve 1827 Navarin Baskını, Avrupa siyasetinde Yunan meselesinin nasıl bir güç mücadelesine dönüştürüldüğünün önemli örnekleridir. Aradan yaklaşık iki asır geçmesine rağmen Avrupa'nın Türkiye ile ilişkilerinde Yunanistan'ın taleplerini belirleyici ölçütlerden biri haline getirmesi, geçmişten günümüze uzanan siyasi anlayışın devam ettiğini göstermektedir.
Oysa Avrupa'nın bugün karşı karşıya bulunduğu güvenlik sorunları, Türkiye ile ilişkilerinde daha gerçekçi bir politika izlemesini zorunlu kılmaktadır. Rusya-Ukrayna Savaşı'nın ardından savunma kapasitesini artırmaya çalışan Avrupa ülkeleri, askerî kabiliyetleri bakımından hâlâ önemli eksikliklerle karşı karşıyadır. Güçlü ordusu, gelişen savunma sanayisi ve stratejik coğrafi konumuyla Türkiye, Avrupa güvenliğinde göz ardı edilemeyecek bir aktördür. Brüksel'in bir taraftan Türkiye'nin askerî imkânlarına ihtiyaç duyarken diğer taraftan Yunanistan'ın Doğu Akdeniz'deki tezlerini kayıtsız şartsız desteklemesi, Avrupa'nın kendi stratejik çıkarlarıyla da çelişmektedir.
Avrupa Birliği'nin artık Türkiye ile ilişkilerini Yunanistan'ın taleplerine göre şekillendirmekten vazgeçmesi gerekmektedir. Çünkü Türkiye, hangi siyasi baskıyla karşılaşırsa karşılaşsın Doğu Akdeniz'deki millî çıkarlarından, egemenlik haklarından ve meşru menfaatlerinden taviz vermeyecektir. Avrupa'nın güvenliği ve bölgesel istikrar açısından ihtiyaç duyulan ise Türkiye'yi dışlamaya çalışan bir anlayış değil, Ankara'nın stratejik ağırlığını kabul eden gerçekçi bir iş birliğidir.
Bu kapsamda da herkes haddini ve hududunu bilmeli, Avrupa, Yunan aklını kullanmaktan bir an evvel vazgeçmelidir.