Keçe, yün, tiftik veya deve tüyü gibi hayvansal liflerin; nem, ısı, sabun ve basınç yardımıyla birbirine kenetlenmesiyle oluşan, dokuma olmayan dünyanın en eski tekstil yüzeyidir. Bu sanatı özel kılan, liflerin arasındaki mikroskobik pulların (keratin yapısı) birbirine kilitlenerek kopmaz ve su geçirmez bir yapı oluşturmasıdır. Atalarımızın çadırlarından kıyafetlerine kadar her yerde kullandığı bu teknik, bugün modern takılardan dekorasyona kadar geniş bir yelpazede karşımıza çıkıyor.
Keçe Sanatının İki Ana Yolu: Islak ve İğneleme
Keçe sanatında günümüzde iki temel yöntem öne çıkıyor:
Islak Keçe: En geleneksel yöntemdir. Yünler kat kat dizilir; üzerine sabunlu sıcak su gezdirilerek ellerle dövülür ve rulo yapılarak pişirilir. Bu yöntemle sağlam kilimler, çantalar ve şapkalar yapılır.

İğneleme (Kuru Keçe): Daha modern bir tekniktir. Özel tırtıklı iğneler yardımıyla yün lifleri birbirine itilerek form verilir. Bu teknikle genellikle 3 boyutlu figürler, oyuncaklar ve detaylı tablolar çalışılır.
Neden Keçe? Sağlık ve Dayanıklılık Bir Arada
Keçe sadece estetik bir obje değil, aynı zamanda mühendislik harikası bir malzemedir. Isıyı muhafaza eder, su geçirmez, radyasyonu emme özelliğine sahiptir ve tamamen doğaldır. Günümüzde plastik ve sentetik ürünlere karşı "sürdürülebilir sanat" arayanların ilk tercihi olan keçe, aynı zamanda negatif enerjiyi aldığına inanılan mistik bir dokuya da sahiptir.
Unutulmaya Yüz Tutmuş Bir Kültürel Miras
Türkiye’de özellikle Konya, Afyon, Balıkesir ve Şanlıurfa gibi illerimizde yaşatılmaya çalışılan keçe sanatı, UNESCO'nun "Somut Olmayan Kültürel Miras" listelerinde de kendine yer buluyor. Bir zamanlar çoban kepeneklerinde gördüğümüz o kaba doku, şimdilerde ipek ve şifonla birleşerek (Nuno Keçe) haute couture podyumlarında kendine yer buluyor.