Başkentte su düğümü...
Ankara, 2026 yılının başında ne yazık ki modern bir başkente yakışmayan görüntülerle ülkemiz gündemine yeniden geliyor. Bir yanda ellerinde bidonlarla su sırasına giren vatandaşlar, diğer yanda ise bu krizi “kim haklı” kavgasına dönüştüren bir siyasi kutuplaşma...
Ancak gerçekler, sloganların ve sosyal medya paylaşımlarının çok ötesinde, toprağın altında yatan ihmallerde gizli…
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı, geçtiğimiz günlerde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a yönelik oldukça sert ama bir o kadar da teknik bir uyarıda bulundu: “Algıyı değil, suyu yönetin!” Sayın Bakan’ın bu çıkışı, aslında Türkiye’deki yerel yönetim anlayışının en büyük çıkmazına parmak basıyor. Vatandaşın çeşmesinden su akıtmak bir lütuf değil, belediyenin varlık sebebidir.
Ankara’nın su krizini anlamak için sorumluluk alanlarını netleştirmek gerekiyor. DSİ, devasa barajlar inşa ederek Ankara’ya “ham su” ulaştırmakla yükümlü. Gerede Sistemi’nden Kesikköprü’ye kadar devlet, üzerine düşen stratejik yatırımı yapmış durumda gibi görünüyor. Ancak Bakan Yumaklı’nın da altını çizdiği üzere; “Vatandaşlarımızın ihtiyaç duyduğu içme suyunu sağlama görevi ve sorumluluğu belediyelere aittir.”
Peki, DSİ’nin barajlara kadar getirdiği suya Ankara’da ne oluyor? Cevap maalesef vahim: Kayıp-kaçak oranı. DSİ’nin teslim ettiği suyun neredeyse üçte biri, bakımsız şebekeler yüzünden vatandaşa ulaşmadan toprağa sızıyor.
Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin (ABB) son dönemdeki faaliyetlerine baktığımızda, enerjinin yanlış yere kanalize edildiğini görüyoruz. Bir belediye yönetimi, asli görevi olan şebeke yenileme ve altyapı yatırımlarını bitirmeden; enerjisini peyzaj alanlarına, sosyal medya görsellerine veya Tarım Bakanlığının görev alanına giren yayla ve mera alanlarında hayvanlar için içme suyu teknesi montajı, selektör tesisi, suni tohumlama, aşı, ilaç, ilaçlı tedavi, cerrahi müdahale, sebze fidesi dağıtımı, mobil küçükbaş yıkama makinesi, arı kovanı ve çiftçi eğitimleri gibi alanlara harcamamalıdır.
Belediye, bir Tarım Bakanlığı gibi davranıp çiftçi eğitimi ve destekleriyle meşgul olurken, kendi uzmanlık alanı olan ASKİ yatırımlarını ihmal etmemelidir. Bugün başkent sokaklarında çukurlar, trafik çilesi ve susuzluk konuşuluyorsa; bu, önceliklerin karıştırıldığının en açık kanıtıdır.
2026 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin başkentinde vatandaşları bidonlara mahkûm edilmemeli. “Kaynak yetersizliği” veya “merkezi hükümet engellemesi” gibi bahanelere sığınma işleri bırakılmalıdır. Hem içme ve kullanma suyu için hem de tarımsal sulama için su yönetimi; bahane üretme değil, planlama, yatırım ve hesap verebilme işidir.
Objektif bir bakışla söylemek gerekirse; Ankara’nın su krizi sadece “yağmur yağmadı” denilerek geçiştirilemez.
Belediye asli görevine dönmeli: Peyzaj ve tali projeler durdurulmalı, tüm bütçe kayıp-kaçak oranını düşürecek altyapı hamlesine ayrılmalıdır.
ASKİ, DSİ ile “siyasi rakip” gibi değil, çözüm ortağı gibi çalışmalıdır.
“Neden su yok?” sorusuna “Baraj yapmadılar” diyerek cevap vermek, halkın aklıyla alay etmektir.
Son söz: Gelecek seçimleri değil, gelecek nesilleri düşünen bir belediyecilik; bugün Ankara’nın en büyük ihtiyacıdır. Bunun yolu da yeni polemiklerden değil; kayıp-kaçakla gerçek bir mücadeleden, şeffaf verilerden, tasarrufu zorunlu kılan politikalardan ve DSİ ile belediye arasında siyasi değil teknik bir iş birliğinden geçer.
Ankara’nın su meselesi bir partinin, bir ismin ya da bir dönemin meselesi değildir. Bu mesele, yönetilmezse kronikleşecek; yönetilirse çözülebilecek kadar da ciddidir.
Ve unutulmamalıdır:
Bir şehir susuz kalıyorsa, önce gökyüzüne değil, aynaya bakmak gerekir.
Kalın sağlıcakla…