Dış alım (ithalat) ihanet değil, plansızlık kader değil!
Son yıllarda ağzımıza pelesenk olan bir cümle var: “Kendi kendimize yeten ülkeydik, şimdi fasulyeyi, mercimeği, hatta çileği bile dış alım (ithal) ediyoruz.” Unutmadan birde “samanıdış alım (ithal)ediyoruz”cümlesi vardı.
Bu cümleleri duymaktan yorulduk. Çünkü bu cümle ne meseleyi anlatıyor ne de çözüm üretiyor.Bu söylem o kadar aşırı retorik ve o kadar içi boş bir hale geldi ki, meselenin özünü anlamamıza engel oluyor. “Öldük, bittik” korosu ile “her şey yolunda” diyen pembe tablolar arasında sıkışıp kaldık. Oysa gerçek ne bir felaket senaryosu ne de dikensiz bir gül bahçesi.
Gelin, şu “kendi kendine yetme” fantezisinden bir kurtulalım. Bugünün dünyasında hiçbir ülke her konuda kendine yetmiyor, yetmesi de gerekmiyor. Bu, 70 yıl öncesinin ithal ikameci modelinden kalma bir ezber. Bugün Türkiye, dünyanın en çok buğday ithal eden ülkelerinden biri. İlk bakışta “Rezalet!” diyebilirsiniz. Ancak veriler diyor ki; Türkiye’nin buğday yeterlilik oranı yüzde 118. Yani kendimize yetiyoruz. Peki, neden alıyoruz? Çünkü biz bir gıda sanayisi deviyiz. Buğdayı hammadde olarak alıyor; un, makarna, bisküvi yapıp katma değerli bir şekilde dünyaya satıyoruz. Ayçiçeğinde de durum aynı; çekirdeği dışalım (ithal) edip yağı dışsatış (ihraç) ediyoruz. Rafine yağ dış satışta (ihracat) lideriz. Yani dışalım (ithalat), her zaman üretim yetersizliği değil, bazen bir sanayi stratejisidir.
Sorun dış alımın (ithalat) kendisi değil, neden ve nasıl yapıldığıdır.
PEKİ, HER ŞEY YOLUNDA MI?
Bitkisel üretim rakamlarına baktığımızda, 2011’den bu yana üretim miktarının nüfus artışıyla kafa kafaya gittiğini görüyoruz. Yani bir çöküş yok ama yerimizde sayıyoruz. Asıl kriz, makro rakamlarda değil, çiftçinin “mikro” dünyasında. Çiftçimiz bugün kendisini “enayi” gibi hissediyor. Neden mi?
Kanadalı çiftçi, genetiğiyle oynanmış, makineyle hasada uygun mercimeği bizden yüzde 40 daha verimli üretiyor. Bizim mercimeğimiz kısa boylu, toplaması dert, maliyeti yüksek. Sanayici de haliyle daha ucuz ve standart olan Kanada mercimeğine yöneliyor.Çiftçimiz verimlilik duvarına takılıyor.
Tarım arazilerimiz miras yoluyla bölüne bölüne kupon araziye döndü. Küçük tarlada teknoloji kullanamazsınız, verim alamazsınız. Avrupa’daki güçlü kooperatifçilik bizde olmadığı için çiftçi hem alırken hem satarken savunmasız.Ölçek ekonomisi ve mirasverime ve teknolojiye büyük bir engel gibi görünüyor.
Bir yıl patates para edince ertesi yıl herkes patates ekiyor. Domateste gördük, yaşadık. 2025 yılında karpuzda aynı filmi izledik maalesef. Ölçek yok, planlama yok. Herkes kulaktan dolma bilgiyle ekim yapıyor. Arz patlayınca fiyat çakılıyor.Sonra domates tarlaya dökülüyor, üzüm yol kenarına seriliyor. Bu bir kader değil; bu plansızlığın sonucu. Planlama kaosu (Örümcek Ağı Teorisi) çiftçilere yeterince anlatamadık galiba.
Gelelim et meselesine; etin pahalı olmasının nedeni “açgözlü kasaplar” mı? Tabi ki hayır!
Sorun, anaç hayvanların kesilmesi, buzağı kayıpları, yem maliyetleri ve yanlış fiyat politikaları.
Yıllardır işleyen bir süreç var. Bu süreçte “süt fiyatı baskılanıyor” sonucu“üretici zarar ediyor”zarar eden üretici “ineğini kesimhaneye gönderiyor”kesimlerin sonucunda “hayvan sayısı düşüyor, canlı materyal azalıyor”piyasaya yansıması da “et fiyatlarının artışı” olarak görülüyor. Piyasa dengesi ve halkın daha ucuza et tüketmesi için “dışalım (ithalat)” başlıyor, maalesef ve süreç böyle devam ediyor.
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın da ifade ettiği gibi: “Planlı üretim, tarımın sigortasıdır.” Ancak bu planlama sadece kâğıt üzerinde kaldığında, maliyetler (mazot, gübre, tohum) dolarla artıp ürün fiyatı baskılandığında, çiftçi toprağa küsüyor. Bugün çiftçinin yaş ortalaması 59. Gençler bu “zarar denkleminin” içine girmek istemiyor.
Türkiye tarımda ölmedi ama verimlilik, ölçek ekonomisi ve rasyonel planlama konularında “kan kaybediyor” diyebiliriz. Dış alımı (ithalat) bir “ihanet” değil, bir “ihtiyaç” veya “ticaret” olarak okumayı öğrenmeliyiz; ancak bu, stratejik ürünlerde dışa bağımlı kalmamızı meşrulaştırmamalı. Eğer çiftçinin “para kazanma” motivasyonunu geri kazandıramazsak, yarın paramız olsa bile ithal edecek ürün bulamayabiliriz.
Son söz: Tarım, sadece bir “vatanseverlik borcu” değil, rasyonel bir ticaret alanıdır. Çiftçiyi “milletin efendisi” gibi süslü sözlerle değil, “kâr eden bir iş insanı” haline getirerek kurtarabiliriz. Eğer sistem, üreteni değil de sadece aracıları zengin etmeye devam ederse; yarın paramız olsa da alacak ürün, toprakta çalışacak genç bulamayacağız.
Bu arada “Paramız var ki ithal ediyoruz.” Mantıken doğru bir söz aslında. Ticaret böyle bir şeydir. Eğer sen başka bir alanda uzmanlaşıp oradan para kazanıyorsan, istersen hiç o üründenüretim yapma. Ama işte dünyanın kırk türlü hali var. Bir savaş durumunda veya bir yaptırım durumunda paran olsa da ithalat yapamayabilirsin. İşte böyle durumlarda kendi kendine yetmek çok önemli oluyor üstadım.
Kalın sağlıcakla…