Diyarbekir'in Gülü: İbrahim Gülşeni

YAYINLAMA:
Diyarbekir'in Gülü: İbrahim Gülşeni

İbrahim Gülşenî, Diyarbakır’da seçkin bir âlim ailesinin evladı olarak dünyaya geldi. Babası Muhammed Âmidî fıkıh ve kelâm gibi alanlarda eserler vermiş bir âlimdi; ailenin köklü kültürel mirası küçük yaşta İbrahim’in zihnine tohum ekti. Henüz çocukken Kur’an’ı hatmedecek seviyede bir zekâ gösteren Gülşenî, daha o yaşlarda ilmî hayata atıldı. Kendisini Oğuz Han neslinden bir Türk olarak tanıttı. Bu tercih, genç yaşta benimsediği Türk kimliğinin bilinçli bir vurgusuydu ve Akkoyunlu sarayında filizlenen millî duygularla da örtüşüyordu.

On beş yaşına geldiğinde, bilgisini artırma aşkıyla Türkistan coğrafyasına doğru yola çıkan İbrahim, Tebriz’de mola verdiğinde kader onu büyük bir fırsatla buluşturdu. Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın kazaskeri Molla Hasan, bu zeki ve azimli genci keşfederek himayesine aldı. Tebriz’de medrese tahsilini Molla Hasan’ın gözetiminde sürdüren İbrahim, ilmi olgunluğu sayesinde kısa sürede saray çevresinde “Molla İbrahim” adıyla hürmet görmeye başladı. Bu sayede Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın dikkatini çekti ve huzuruna kabul edilerek itimadını kazandı.

Tebriz’de ilim ve irfanla yoğrulan İbrahim Gülşenî, genç yaşta Ortadoğu’nun farklı irfan merkezleriyle tanışma imkânı buldu. Uzun Hasan’ın daveti üzerine Karabağ’a gelen Halvetiyye şeyhi Dede Ömer Rûşenî ile karşılaşması, genç İbrahim için tam anlamıyla bir dönüm noktasıydı. Rivayete göre Dede Ömer, İbrahim’in gönlündeki ilâhî ateşi sezmiş ve onu bir gül ile sembolleştirmişti. Böylece Molla İbrahim, mahlasını “Gülşenî”ye çevirdi. Bu isim değişimi, onun manevî yolculuğunun nişanesi oldu. Gönül yangınını güle dönüştüren bu hikmetli işaret, Gülşenî’nin ileride “gül bahçesi” anlamına gelen dergâhlar silsilesi kuracağının adeta habercisiydi.

İbrahim Gülşenî, mürşidi Dede Ömer Rûşenî’nin vefatıyla Halvetiyye tarikatının Rûşeniyye kolunda irşad postuna oturdu. 14. ve 15. yüzyıllarda Anadolu, Azerbaycan ve İran coğrafyasında kök salan Halvetî tarikatı, Seyyid Yahyâ-yıŞirvânî gibi pîrlerin öncülüğünde özellikle Türk dervişleri arasında yaygınlaşmıştı. Gülşenî, işte bu güçlü geleneği devralarak kendi adıyla anılan Gülşeniyye kolunu tesis etti. Halvetiyye’nin disiplinini Türk kültürüyle harmanlayan Gülşenîlik, kısa sürede Türkçe konuşan halk kitlelerini derinden etkileyen bir tasavvuf yolu oldu.

Gülşenî’nin Türkçe eserler vermesi ve sohbetlerinde sade bir dil kullanması, tekkelerinin kapılarını sadece seçkin zümreye değil, sıradan halka da açtı. Onun kurduğu yapı, Anadolu’daki tasavvuf birikimini Türkistan geleneğiyle sentezleyerek sürdüren, adeta bir gönül köprüsü işlevi gören bir ocak oldu. Bu ocakta pişen dervişler, Türk-İslâm coğrafyasının neresine gitseler aynı gül kokusunu yaydılar.

Nitekim 16. ve 17. yüzyıllarda Gülşenî tekkeleri Türk coğrafyasının pek çok yerine dal budak saldı. Tebriz’de filizlenen, Kahire’de kök salan Gülşenîlik; İstanbul, Edirne, Kırım (Kefe), Gelibolu, Hayrabolu ve hatta Rumeli’de Mora’ya dek uzanan dergâhlarıyla geniş bir coğrafyada varlık gösterdi. Bu tekkeler, sanatkâr ruhlar için birer cazibe merkezi haline geldi; Türk şiiri ve musikisi bu mekânlarda nefes aldı.

1534 yılında Kahire’de Hakk’ın rahmetine kavuşan İbrahim Gülşenî, adına kurulmuş tekkenin haziresine defnedildi. Ardında bıraktığı manevi miras yaşamaya devam etti. Vefatının ardından hakkında mersiyeler yazıldı, menkıbeleri dillerden düşmedi. İbrahim Gülşenî, dönemin mutasavvıf şairleri arasında müstesna bir yere sahip olacak kadar zengin bir edebî miras bıraktı. Üç dilde (Türkçe, Farsça ve Arapça) kaleme aldığı şiirlerin toplamı 75.000 beyiti bulur. Böylesine bereketli bir kalem, onu hem Türk edebiyatının hem de Fars edebiyatının önemli sûfî şairleri arasına yerleştirmiştir.

İbrahim Gülşenî’nin yaşam öyküsü ve mirası, günümüz Türk milleti ve tüm Türk dünyası için çok şey ifade ediyor. O, Anadolu, Azerbaycan, İran, Mısır arasında mekik dokuyan hayatıyla Türk-İslâm coğrafyasının aslında tek bir gönül iklimi olduğunu gösterdi. Bugün Türkiye’de, Azerbaycan’da, Orta Asya’da Gülşenî’nin adı anıldığında, her kesim kendi kültürel köklerinden bir parça bulur. Bu ortak mânevî miras, Türk dünyasının farklı bölgelerini birbirine bağlayan görünmez bir bağdır. Gülşenî’nin Oğuz Ata’ya dayanan soyu ile Ahmed Yesevî’den ilham alan düşünceleri, Anadolu irfanıyla birleşerek bizlere ortak bir medeniyet zemini sunuyor. Onun şahsında tecessüm eden değerler, milletimizin birlik ve beraberlik duygusunu perçinleyen unsurlardır.

Milli birlik ve kültürel diriliş, geçmişle kurulacak sağlam köprülerden geçer. Gülşenî’nin şiir ve sohbetlerinde vurguladığı tevhid (birlik) ve muhabbet (sevgi) ilkeleri, bugün de toplumsal dayanışmamızın manevi harcı niteliğindedir. Bu ilkeler etrafında yeniden kenetlenmek, ayrılıkları bir tarafa bırakıp ortak değerlerde buluşmak milletimize güç katacaktır. Kültürel köklerimize uzanan her dal, bizi biz yapan hasletlerle buluşmamızı sağlar. Gülşenî’nin asırlar önce yaktığı meşale, bugün de genç nesillere yol gösteren bir ışık olarak değerlendirilmeyi bekliyor. Türk dünyasının dört bir yanında Gülşenî ve benzeri manevi şahsiyetlerin hatırlanması, ortak tarihimizin ve inancımızın bizi birleştiren yönünü kuvvetlendirecektir.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...