ABD kimin çiftçisini koruyor?
Son günlerde küresel tarım kulislerinde yeni bir kavram yankılanıyor: “Agricultural Lawfare”, yani tarımsal hukuk savaşı. ABD Tarım Bakanlığı (USDA) tarafından yayımlanan “Çiftçi ve Hayvancı (besici) Özgürlük Çerçevesi” belgesi, bu kavramı merkeze alarak modern dünyada tarımın sadece bir üretim meselesi değil, bir egemenlik ve mülkiyet mücadelesi olduğunu ilan ediyor.
Türkiye’den bakıldığında bu tablo çoğu zaman “Vay be, adamlar çiftçisini stratejik unsur olarak nasıl da koruyor!” dedirtecek türden. Ancak madalyonun öteki yüzü, Washington’ın ustaca kurguladığı bir siyasi illüzyonu barındırıyor.
Belgeyi incelediğinizde ilginç bir retorik fark ediyorsunuz. Trump yönetimi altındaki USDA; bürokrasiyi, aşırı çevre düzenlemelerini ve mülkiyet haklarına yönelik saldırıları adeta “dış bir düşman” gibi tanımlıyor. Oysa bu mülkiyet haklarını aşındıran, 2005’teki Kelo v. City of New London kararı gibi hukuki zeminleri hazırlayan veya çiftçiyi devasa bir çevre mevzuatı altında ezen yine bizzat Amerikan devlet aygıtının kendisiydi.
Burada tam bir “kendi kolunu yaralayıp, sonra yaptığı pansumanla övünme” durumu var. Önceki yönetimlerin (belgede sıkça hedef alınan Biden dönemi gibi) veya farklı bakanlıkların çıkardığı zorluklar, sanki devletten bağımsız bir afetmiş gibi sunuluyor. Sonra USDA çıkıp “Sizi bu hukuk savaşından biz kurtaracağız” diyor. Yarayı açan elden hiç bahsedilmiyor; sadece o yaraya merhem süren el ön plana çıkarılıyor. Bu, küresel bir hegemonun kendi içindeki siyasi hesaplaşmayı, “çiftçi dostu” bir kurtuluş destanı gibi pazarlama becerisidir.
ABD’nin bu hamlesi, Türkiye gibi tarım politikalarını “ne kadar destek verdik?” sorusuna hapseden ülkeler için çok önemli bir ders içeriyor: Hukuki öngörülebilirlik.
Belgede öne çıkan; kamulaştırmanın sınırlandırılması, özel araziye izinsiz girişlerin denetlenmesi ve tarım arazilerinin üretim dışına çıkmasının engellenmesi gibi başlıklar, aslında çiftçiye “para” değil “huzur” vaat ediyor. Çiftçi yatırım yaparken sabah uyandığında arazisinin içinden geçecek bir otoban projesiyle veya aniden değişen bir çevresel mevzuatla karşılaşmayacağını bilmek istiyor.
ABD çiftçisini korurken küresel rekabeti de kendi lehine şekillendirmeye çalışıyor. Bu tartışma sadece ABD ile sınırlı değil. Avrupa farklı bir yol izliyor.
Avrupa Birliği tarım politikasında çiftçiyi desteklemekten öte sistemi üreticiyi ayakta tutacak şekilde tasarlıyor. Ortak Tarım Politikası’nın merkezinde gelir koruması, piyasa müdahalesi ve risk yönetimi bulunuyor.
Doğrudan gelir desteği maliyet dalgalanmalarını absorbe ediyor. Pazar mekanizmaları fiyat şoklarını sınırlıyor. Sigorta ve kriz fonları üreticinin tek başına risk taşımasını engelliyor. Avrupa’nın mesajı açık: Çiftçi piyasaya bırakılmaz.
Avrupa’da düzenleme çoktur; çevre, karbon, hayvan refahı, pestisit… Ancak her yeni yükün yanında bir telafi mekanizması vardır. Bürokrasi karşılıksız değildir. Bu yüzden Avrupa’daki çiftçi protestoları bile sistem içi bir pazarlık anlamı taşır.
Türkiye’ye bakıldığında tablo daha karmaşık. Destekler artıyor, projeler çoğalıyor, planlama konuşuluyor. Ancak üç temel fark öne çıkıyor: Hukuki öngörülebilirlik zayıf, gelir koruması sınırlı, piyasa dalgalanmalarına karşı tampon mekanizmalar yetersiz.
Öte yandan Türkiye’de “lawfare” resmi bir kavram değil. Fakat uzun izin süreçleri, ÇED ve imar belirsizlikleri, tarım arazisinin farklı kullanımlara açılması, desteklerin sık değişmesi, sözleşmeli üretimde hukuki zayıflık ve ceza uygulamalarındaki standart sorunları üreticide düzenleme baskısı hissi oluşturuyor.
Sorun düzenleme olması değil, öngörülebilirliktir. Çiftçi yatırım yaparken kuralların değişmeyeceğini bilmek ister. Bu nedenle Türkiye’de birçok üretici için temel mesele finansman değil belirsizliktir.
Tarımsal lawfare tartışmasının özü de burada yatıyor: Düzenleme üretimi kolaylaştırıyor mu, zorlaştırıyor mu?
Kurallar sık değişiyorsa, izin süreçleri belirsizse ve hukuki risk yüksekse üretici bunu baskı olarak hisseder. Türkiye’de tartışma tam olarak bu noktada başlıyor.
Son söz: Dünya yeni bir tarım dönemine giriyor. Bu dönemin ana kavramı destek değil, güvencedir. ABD hukuki korumayı öne çıkarıyor, Avrupa gelir ve piyasa korumasını güçlendiriyor.
Küresel rekabet çağında asıl mesele üretmek değil, üreticiyi ayakta tutabilmektir. Ve görünen o ki, büyük ülkeler bu gerçeği çoktan kabul etmiş durumda.
Türkiye’nin önündeki temel soru ise şu: Biz çiftçiyi dönemsel projelerle ve her yıl değişen destek kalemleriyle mi koruyacağız, yoksa sarsılmaz bir hukuki sistemle mi?
Çünkü güçlü tarımın sırrı daha fazla destek değil, daha az belirsizliktir.
Kalın sağlıcakla…