Nükleer başlıklı gerilim
ABD, 2003 Irak işgalinden bu yana Orta Doğu’daki en büyük askeri yığılmasını İran bahanesiyle gerçekleştirmiş ve günden güne saldırı pozisyonlarını şekillendirmeye devam etmektedir. Böylesi bir yığılma tabii olarak caydırıcılık anlamının ötesinde yorumlanmaktadır. ABD’nin görünürdeki en önemli gerekçesi ise İran’ın “nükleer çalışmalar yürüttüğü” iddiası çerçevesinde şekillenmektedir. Donald Trump’ın müzakerelerin başarısız olması halinde “kötü şeyler olacağı” yönündeki açıklaması, diplomasinin bir baskı aracı olarak kullanıldığını ve askeri seçenekle desteklendiğini açıkça göstermektedir. Buradaki hazırlık sadece ABD’nin değil eş zamanlı olarak Washington-Tel Aviv hattında yeni bir askeri safhanın başladığını işaret etmektedir.
Geride bıraktığımız günlerde Rusya Dış İstihbarat Servisi (SVR), İngiltere ile Fransa'nın Ukrayna'ya nükleer bomba vermeyi planladığını ve bu yönde çalışmalar yaptığını iddia etmişti. Rusya Güvenlik Konseyi Başkan Yardımcısı Dmitriy Medvedev ise sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada böyle bir durumun yaşanması halinde Rusya’nın Ukrayna’ya karşı her türlü silahı kullanabileceğini, ayrıca tedarikçi ülkelere karşı da aynı hakka sahip olduklarını belirtmişti. Yani “nükleer” başlığı Avrupa’nın gündemine yeniden girdi. Göreve gelir gelmez ilk hamlesini Avrupa ve Rusya-Ukrayna savaşı ekseninde gerçekleştiren ABD Başkanı Donald Trump’ın Avrupa’yla ilişkileri neredeyse bitirme aşamasına getirdiği ve yine Orta Doğu’da İngiltere ile bazı ihtilaflar yaşamaya başladığı dönemde böyle bir hadisenin yaşanması dikkat çekici olmuştur.
Yine nükleer konusu ile ilgili diğer dikkat çekici gelişme ise İsrail cephesinden gelmiştir. Amerikan Yahudi örgütlerinin başkanlarının katıldığı bir konferansta konuşma yapan eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett, Türkiye’nin bölgedeki ilişkilerini genişletmesinin İsrail'e karşı düşmanlığı körüklediğini ifade etmiş, Türkiye’yi ise İsrail için yeni bir tehdit olarak nitelendirmiştir. Burada esas değindiği nokta ise Türkiye-Suudi Arabistan ve Pakistan arasında derinleşen iş birliğidir. Türkiye ve Pakistan arasındaki ilişkilerin derinleşmesi İsrail’in en son isteyeceği şeylerden birisidir.
Bilindiği üzere Pakistan’ın nükleer silaha sahip olan tek Müslüman devlet olduğu sıklıkla gündeme getirilmektedir. İsrail ise bu durumu doğrudan kendisine tehdit olarak algılamaktadır. 1980’li yıllarda İsrail, Hindistan ile iş birliği yaparak Pakistan’a yönelik bir hava saldırısı planlaması yapmış ancak Hindistan’ın vazgeçmesi sonucu bu saldırıları gerçekleştirememiştir. Ancak aynı yıllarda Mossad, Pakistan'ın nükleer silah programının geliştirilmesinde rol oynadığı iddiasıyla Almanya ve İsviçre merkezli şirketlere saldırılar düzenlemiştir.
Orta Doğu’da ve Avrupa’da nükleer gerilimin tırmandığı bir süreçte aynı gerekçeyle İsrail’in kendine yeni bir hedef belirlemesi hem bu terörist ülkenin hem de hamisi ABD’nin genetik kodlarında vardır.
ABD’nin İran’a olası bir saldırısı sadece iki ülke arasında kısıtlı kalmayacak, karanlık senaryoları devreye sokmak için kapalı kapılar ardında el sıkışan, kucaklaşan tüm merkezler harekete geçecek ve yangın dünyanın her yerini saracaktır.
Böylesi bir süreçte stratejik bağımsızlığını koruyan, Doğu ile Batı’yı aynı anda okuyan ve Türkçe yorumlayan Türkiye’nin angajman kurallarını ilan etmesi gerekmektedir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1934’te Balkan Antantı’nı, 1937 ise Sadabat Paktı’nı imzalarken dünyaya “bölgemde savaş ya da çatışma istemiyorum” mesajını açıkça vermiştir. Bugün Türkiye’nin ortaya koyduğu dış politika yaklaşımının esası da budur.