NATO 3.0 ve Türkiye
Böyle bir dönemde, II. Dünya Savaşı'nın ardından benzer yıkımların tekrar yaşanmaması ve üye ülkelerin ortak savunmasını sağlamak amacıyla 1949 yılında kurulan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (North Atlantic Treaty Organization [NATO]) da dönüşüyor. Bu dönüşüm, literatürde sıklıkla NATO 1.0, NATO 2.0 ve NATO 3.0 şeklinde kavramsallaştırılmaktadır. Buna göre NATO 1.0, Sovyet tehdidine karşı şekillenen kolektif savunma dönemini; NATO 2.0, terörizm ve küresel krizlerle mücadele sürecini; NATO 3.0 ise siber güvenlikten yapay zekâya, uzay teknolojilerinden kritik altyapıların korunmasına kadar uzanan çok boyutlu ve teknoloji odaklı yeni nesil güvenlik anlayışını ifade etmektedir.
Tam da bu noktada Türkiye'nin konumu her zamankinden daha fazla önem kazanıyor. Karadeniz'in kilidi, Akdeniz'in güvenlik hattı, Balkanlar ile Kafkasya arasında stratejik bir köprü olan Türkiye, NATO'nun bir üyesi olmanın yanında, güvenlik mimarisinin temel taşıdır. İttifakın en büyük ikinci ordusuna sahip olan ülkemiz, yıllardır terörle mücadelenin en ağır yükünü omuzlayan ve NATO'nun güneydoğu kanadını fiilen koruyan başlıca müttefiktir.
Devlet ve hükümet başkanlarının katılımıyla Türkiye'nin ev sahipliğinde Ankara'da gerçekleştirilen NATO Zirvesi de bu gerçeği bir kez daha ortaya koymuştur. Zirve boyunca Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın verdiği mesajlar dikkat çekmiştir. Savunma sanayii alanındaki kısıtlamaların tamamen kaldırılması gerektiğini vurgulayan Cumhurbaşkanı Erdoğan, NATO'nun "birbirine bağımlı ülkelerin değil, birbirine güç katan müttefiklerin ittifakı olması gerektiğini" ifade ederek ittifak içinde eşit ortaklık, karşılıklı güven ve dayanışma anlayışının güçlendirilmesi gerektiğine işaret etmiştir.
Bu yaklaşım, Türkiye'nin yıllardır dile getirdiği haklı beklentinin ifadesidir. Türkiye, güvenlik üreten bir ülkedir. Sınırlarını korurken Avrupa'nın güvenliğine de katkı sunmaktadır. Terör örgütleriyle mücadelede en ön safta yer alırken müttefiklerinden aynı kararlılığı beklemesi de en doğal hakkıdır. İttifak ruhu, ancak karşılıklı güven ve eşitlik ilkesiyle güç kazanabilir.
Bugün savunma sanayiinde gelinen nokta da bu anlayışın en somut göstergesidir. Yerli ve millî savunma projeleri, insansız hava araçları, millî savaş uçağı KAAN ve diğer stratejik yatırımlar, Türkiye'nin kendi güvenliğini kendi imkânlarıyla sağlayabilen bir ülke hâline geldiğini göstermektedir. Bu tablo, askerî bir başarının yanında egemenlik ekseninde bağımsızlık iradesinin güçlü bir tezahürüdür.
Cumhur İttifakı'nın ortaya koyduğu “güçlü devlet, mutlu millet, güçlü ordu ve tam bağımsız savunma sanayii” özülküsü de bu anlayışın temelini oluşturmaktadır.
MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin yıllardır dile getirdiği millî egemenlik, devlet ve millet merkezli güvenlik yaklaşımı da aynı çizgide değerlendirilmelidir. Bilge Lider Bahçeli'nin, “NATO, Türkiye için ne bir biat senedi ne de kayıtsız şartsız boyun eğilecek bir emir-komuta merkezidir. Ankara merkezli istikbal ve millî beka ufkumuz, kaynağını dışarıdan alan tüm ittifakların üzerindedir.” sözleri, Türkiye'nin uluslararası ittifaklar içinde yer alırken millî çıkarlarından taviz vermeyeceğini açık şekilde ortaya koymaktadır.
Çünkü Türkiye'nin dış politika anlayışında temel ölçü nettir: Önce millî egemenlik, önce millî güvenlik, önce Türkiye, önce Türk milleti.
Hiç şüphesiz NATO üyeliği Türkiye için stratejik önem taşımaktadır. Ancak bu üyelik, hiçbir zaman bağımlılık ilişkisi anlamına gelmemiştir. Türkiye, ittifakın pasif bir takipçisi değil, gerektiğinde yön veren, gerektiğinde itiraz eden ve gerektiğinde inisiyatif alan güçlü bir devlettir.
NATO 3.0yeni bir güvenlik konseptinin ötesinde yeni dünya düzeninin habercisidir. Bu yeni düzende Türkiye, tarihinden aldığı güç, devlet aklıyla şekillenen dış politikası ve millî beka anlayışıyla oyun kuran ülkeler arasında yer almaya devam edecektir.
Türkiye'nin gücü, sahip olduğu askerî kapasiteden, milletinden aldığı destekten, devlet geleneğinden ve bağımsızlık iradesinden kaynaklanmaktadır. Güçlü Türkiye, güçlü NATO'nun da vazgeçilmez teminatlarından biridir. Bunu görmek istemeyenler ise değişen dünyanın gerçeklerini er ya da geç kabul etmek zorunda kalacaktır.
Tüm bu gelişmelere rağmen, gönül ister ki savaşlar hiç yaşanmasın, silahlar konuşmasın ve uluslararası sorunlar diyalog, diplomasi ve iş birliği yoluyla çözülebilsin. Barışın, güvenliğin ve insan hayatının korunmasının her türlü çatışmanın önünde tutulduğu bir dünya, insanlığın ortak temennisi olsun.