Bahçeli’nin bölgesel öngörüsü

YAYINLAMA:
Bahçeli’nin bölgesel öngörüsü

"Terörsüz Türkiye" Hürmüz'den Doğu Akdeniz'e, 

Lübnan'dan Suriye'ye, İran'dan Irak'ın kuzeyine kadar

uzanan kriz kuşağı karşısında 

Türkiye'nin iç cephesini muhkem tutma gayretidir.”

Devlet Bahçeli

Orta Doğu altı aydır bir savaşın gölgesinde yaşıyor. 1 Eylül'de ABD'nin Hürmüz Boğazı çevresindeki Devrim Muhafızları hedeflerini yeniden vurması ve İran'ın Ürdün'deki Amerikan üslerine füzelerle, Kuveyt ile Bahreyn'e insansız hava araçlarıyla karşılık vermesi, Temmuz sonundan bu yana en ağır çatışma dalgasını başlattı. Suudi petrolü taşıyan iki dev tanker boğazdan çıkarken vuruldu; Brent petrol bir günde yüzde dördün üzerinde yükseldi. Trump daha büyük bir saldırı tehdidi savururken Tahran, ekonomik savaş sürerse Körfez'den "tek damla petrol" çıkmayacağını ilan ediyor. Bu noktaya nasıl gelindi?

Kıvılcımdan yangına

Bugünkü savaşın kökleri Haziran 2025'teki on iki gün savaşına ve ABD'nin Fordo, Natanz ve İsfahan'ı vurmasına uzanıyor. Yaptırımlar ve sonuçsuz müzakereler, Şubat 2026'da bölgedeki en büyük Amerikan askerî yığınağıyla taçlandı. 28 Şubat'ta ABD ve İsrail'in ortak saldırısıyla savaş başladı; dinî lider Hamaney hayatını kaybetti. İran'ın cevabı sert oldu: İsrail'e füze yağmuru, Körfez'deki Amerikan üslerine saldırılar ve dünya petrolünün beşte birinin geçtiği Hürmüz'ün kapatılması.

Nisan başında Pakistan'ın arabuluculuğuyla ilan edilen ateşkes ve İslamabad'da Vance ile Kalibaf arasında yirmi bir saat süren görüşmeler, Hürmüz ve nükleer dosyada tıkandı; Washington deniz ablukasına başvurdu. Haziran ortasında imzalanan on dört maddelik İslamabad Mutabakatı umut verdi: Abluka kalktı, boğazda trafik canlandı. Ne var ki Temmuz'da İran'ın belirlenen rotanın dışına çıkan üç ticari gemiyi vurması ve ABD'nin İran topraklarını yeniden bombalaması, mutabakatı bir ay dolmadan işlevsiz hâle getirdi. Ağustos boyunca savaş, abluka ve yaptırımlarla yürütülen bir ekonomik boğuşmaya dönüştü; Umman üzerinden yürütülen koridor pazarlığı sonuç vermeden ateş yeniden yükseldi.

Ankara'nın duruşu: Barıştan yana, ama caydırıcı

Türkiye'nin tutumu ilk günden nettir. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 28 Şubat akşamı saldırıların "Netanyahu'nun kışkırtmalarıyla" başladığını söyleyerek İran'ın egemenliğinin ihlal edildiğini kayda geçirdi. Ankara üç ilke üzerinde yürüdü. Birincisi, çözüm yalnızca diplomasidir; Dışişleri Bakanı Fidan, Hürmüz'ün zor kullanılarak açılmasına karşı olduklarını açıkça ilan etti. İkincisi, Türkiye hem Tahran hem Washington'la aynı anda konuşabilen nadir başkenttir; Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan'la kurulan temas grubu, Erdoğan-Trump görüşmeleri ve boğazda mayın temizliğine katkı taahhüdü bu kolaylaştırıcı rolün parçalarıdır. Üçüncüsü, savaşın "baş aktörü" İsrail'dir ve her anlaşmayı sabote etmeye çalışan da odur.

Bu diplomatik hat caydırıcılıkla desteklendi. Temmuz'daki NATO Ankara Zirvesi Türkiye'nin ittifak içindeki ağırlığını tescil etti; 7 Ağustos'ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'ın imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması ise birine yapılan saldırıyı hepsine yapılmış sayan bir kolektif güvenlik çerçevesi kurdu. Ankara artık Körfez güvenliğinin dışarıdan yorumcusu değil, doğrudan tarafıdır. Erdoğan'ın Bişkek'teki Şanghay İşbirliği Örgütü zirvesinde çok kutupluluğa yaptığı vurgu da aynı stratejinin parçasıdır.

Körfez'in faturası

Savaşın en ağır bedelini Körfez ödedi. Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri İran füze ve İHA'larının hedefi oldu; seksene yakın enerji tesisi vuruldu, hasarın 58 milyar doları bulduğu hesaplanıyor. Dünya Bankası, Körfez İşbirliği Konseyi için 2026 büyüme tahminini yüzde 4,4'ten yüzde 1,3'e çekti. İhracatının tamamı Hürmüz'e bağlı olan Katar ve Kuveyt'in bu yıl küçülmesi bekleniyor; Suudi Arabistan ve BAE ise Kızıldeniz'e ve Fuceyre'ye uzanan boru hatları sayesinde darbeyi hafifletti. Bir yanda İran'ın boğazdan geçiş ücreti aldığından yakınan bir KİK, öte yanda ekonomik savaşa destek vereni savaş eylemi içinde sayan bir Tahran... Körfez başkentlerinin Ankara ve İslamabad'la kader birliğine yönelmesi bu sıkışmışlığın sonucudur.

Çıkış yolu

Çözümün adımları bellidir. Önce silahlar susmalı, İslamabad Mutabakatı'nın ihlal edilen hükümleri yeniden işletilmelidir; metin masadadır, eksik olan siyasi iradedir. Hürmüz için Umman-İran koridor formülü, Birleşmiş Milletler gözetiminde seyrüsefer güvenliği ve mayın temizliğiyle taçlandırılmalıdır. Nükleer dosyada denetim karşılığında yaptırımların kademeli kaldırılması, tarafların yüzünü kurtaracak tek formüldür. Tek bir devletin omzuna yüklenen arabuluculuk yerine Pakistan, Türkiye, Mısır, Katar ve Umman'ı içeren kurumsal bir temas grubu, büyük güçlerin de dâhil olduğu bir barış konseyiyle desteklenmelidir. Ve Filistin meselesi çözülmeden İsrail'in sabotaj kapasitesi kırılamaz.

Bahçeli’nin aylar sonrasını gören devlet aklı

Dikkatli okur hemen fark edecektir: Bu reçetenin neredeyse tamamı aylardır MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin dilindedir. Savaşın ertesi günü "Etrafımızda kuşlar uçması gerekirken füzeler uçuyor" diyen Bahçeli, 3 Mart'ta muhtemel bir kara harekâtının "3. Dünya Savaşı'nın taşlarını birer birer döşeyeceği" uyarısını yaptı ve BM'yi göreve çağırdı. Nisan ateşkesinin hemen ardından, 14 Nisan'da, bunun "geçici bir duraklama" olduğunu söyledi; ABD, Rusya, Çin, Türkiye ve AB'yi kapsayan bir Dünya Barış Konseyi önerdi. Haziran'da ateşkes çöktü, Bahçeli haklı çıktı. 16 Haziran'da mutabakatı "önemli bir dönüm noktası" olarak selamlarken metnin kâğıt üzerinde kalmaması gerektiğini hatırlattı; bir ay geçmeden mutabakat çöktü, Bahçeli yine haklı çıktı.

14 Temmuz'daki grup toplantısında sebep-sonuç ilişkisini tersine çevirenlere karşı hakikati kayda geçirdi: "İran, mutabakatın tarafıyken saldırıya uğramıştır." Trump'ın mutabakat sürecinin kendisi için bittiğini ilan etmesine cevabı ise devlet adamlığının özetidir: "Mutabakat bir şahsın değil, devletlerin taahhüdüdür." Önerdiği formül (saldırıların durması, ihlal edilen hükümlerin yeniden işletilmesi, İran'ın da boğazda güvenli geçişi sağlaması) Pezeşkiyan'ın Bişkek'te dile getirdiği çözümün ta kendisidir. 

21 Ağustos'ta yayımladığı yedi maddelik planla Mekke Anlaşması'nın genişletilerek "Kudüs Paktı"na ve bir İslam Barış Gücü'ne dönüştürülmesini, BM himayesinde bir Orta Doğu Güvenlik ve Barış Konferansı toplanmasını ve Uluslararası Ateşkes Gözlem Misyonu kurulmasını önerdi. Uyarısı da yerindeydi: Hiç kimse Türkiye'nin "barış iradesini zafiyet, itidalini acziyet" olarak okumamalıdır.

Türk milliyetçiliğinin devlet aklı budur: Barış iradesini caydırıcılıkla, itidali öngörüyle birleştirmek. Hürmüz'de düğümlenen savaş, Ankara'nın hem Tahran hem Washington'la konuşabilen ve gerektiğinde elini taşın altına koyan tek başkent olduğunu göstermiştir. Bahçeli'nin aylar önce çizdiği yol, bugün bölgenin önündeki en gerçekçi barış haritasıdır.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...