Diplomasinin yeni para birimi
Uluslararası sistemin son yıllarda içerisine girdiği değişim ve dönüşüm süreci devletlerin güç kavramına yönelik yaklaşımlarını önemli ölçüde değiştirmiştir. Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’da yaşanan çatışmalar, ABD-Çin rekabeti ve Avrupa’nın kendi güvenlik mimarisini yeniden sorgulamaya başlamasıyla beraber devletlerin uluslararası sistem içerisindeki konumlarını yalnızca ekonomik büyüklükleri veya diplomatik ilişkileri üzerinden değerlendirmek artık mümkün değildir. Askerî kapasite, teknolojik bağımsızlık ve özellikle millî savunma sanayii bugün dış politikanın en önemli unsurlarından birisi hâline gelmiştir.
Esasında savunma sanayii ile diplomasi arasındaki ilişki yeni değildir. ABD’den Rusya’ya, Çin’den Avrupa ülkelerine kadar malum çevreler uzunca bir süredir silah satışlarını hem ticari faaliyet hem de nüfuz alanlarını genişleten bir dış politika aracı olarak kullanmaktadır. Zira bir ülkeye savunma sistemi satmak herhangi bir ticari ürün ihraç etmekten farklıdır. Savunma sanayii ihracatı beraberinde eğitim, mühimmat, bakım, modernizasyon, teknoloji paylaşımı ve uzun yıllara yayılan askerî ilişkileri getirmektedir. Bu sebepten savunma sanayii artık diplomasinin yeni para birimlerinden birisi hâline gelmiştir.
Türkiye’nin son yıllarda savunma sanayiinde ortaya koyduğu büyük atılımı da bu çerçevede değerlendirmek gerekmektedir. Öyle ki savunma ve havacılık ihracatımız 2025 yılında 10 milyar doların üzerine çıkmış, bu başarının devamlılığı ve sonuçlarına baktığımızda da ekonomik kazancın ötesinde etkileri de beraberinde getirdiği anlaşılmaktadır. Türkiye bugün insansız hava araçları, savaş gemileri, füze ve hava savunma sistemleri ve elektronik harp teknolojileri gibi oldukça geniş bir alanda kendi ürünlerini geliştirebilen ve bunları dünyanın farklı coğrafyalarına ihraç edebilen bir konuma ulaşmıştır.
Buradaki asıl mesele ise rakamların çok ötesindedir.
NATO ve Avrupa Birliği üyesi İspanya’nın Türkiye’nin millî jet eğitim uçağı HÜRJET’i tercih etmesi bu açıdan oldukça önemlidir. 30 adet HÜRJET’i kapsayan yaklaşık 2,6 milyar avroluk ihracat paketi yalnızca uçak satışından ibaret değildir. Eğitim, bakım, teknik destekle beraber uzun vadeli askerî ilişkilere kadar uzanan böylesi bir anlaşma Türkiye ile İspanya arasında yeni bir stratejik alan meydana getirmektedir. Bir ülkenin hava kuvvetlerinin Türk yapımı bir platformu tercih etmesi Türkiye’nin ulaştığı teknolojik seviyenin yanında ortaya çıkan güven ilişkisinin de göstergesidir.
Diğer taraftan burada Batılı ülkelerin Türkiye’ye yönelik yaklaşımındaki çelişki de dikkatlerden kaçmamaktadır. Yıllarca Türkiye’nin savunma sanayiinde bağımsızlaşma çabalarından rahatsızlık duyan, ihtiyaç duyulan bazı sistemlerin tedarikinde siyasi engeller çıkaran ve çeşitli ambargolarla Türkiye’nin hareket alanını sınırlandırmaya çalışan çevrelerin bugün Türk savunma ürünlerine yönelmesi oldukça manidardır.
Rusya-Ukrayna savaşı Avrupa açısından pek çok ezberi ortadan kaldırmıştır. Yıllarca güvenliğini büyük ölçüde ABD’nin askerî şemsiyesine bırakan Avrupa bugün yeniden silahlanmanın yollarını aramaktadır. Tam da böylesi bir ortamda Avrupa’nın yanı başında güçlü bir orduya, gelişmiş savunma sanayiine, yüksek üretim kapasitesine ve operasyonel tecrübeye sahip Türkiye bulunmaktadır.
Buna karşın bir taraftan Türkiye’nin askerî kapasitesine ihtiyaç duyulurken diğer taraftan Türkiye’yi Avrupa’nın güvenlik mimarisinin dışında tutmaya yönelik yaklaşımların devam etmesi açık bir stratejik çelişkidir. Karadeniz’den Balkanlara, Kafkasya’dan Doğu Akdeniz’e ve Orta Doğu’ya kadar Avrupa güvenliğini doğrudan etkileyen coğrafyaların merkezinde bulunan Türkiye’yi dışarıda bırakan bir Avrupa güvenlik mimarisinin sürdürülebilir olması mümkün değildir.
Türkiye’nin savunma sanayiinde ulaştığı noktanın önemi de tam olarak burada ortaya çıkmaktadır. Türkiye yıllarca kendisine uygulanan açık veya örtülü ambargolar karşısında geri adım atmak yerine kendi teknolojisini geliştirme yolunu tercih etmiştir. Dün Türkiye’ye verilmeyen sistemlerin bugün Türkiye tarafından üretilerek NATO ülkeleri dâhil dünyanın farklı coğrafyalarına ihraç edilmesi tesadüf değil, uzun yıllardır ortaya konulan millî iradenin sonucudur.
Bundan sonraki süreçte mesele yalnızca daha fazla İHA, füze, savaş gemisi veya uçak satmak değildir. Asıl mesele savunma sanayiinde elde edilen teknolojik kapasitenin diplomatik nüfuza, ortak üretime ve uzun vadeli stratejik ortaklıklara dönüştürülmesidir. Zira değişen uluslararası sistemde masada güçlü olabilmek için yalnızca haklı olmak yetmemekte, haklılığı destekleyecek ekonomik, diplomatik ve askerî kapasiteye de sahip olmak gerekmektedir.