At hırsızlığından küresel haydutluğa

YAYINLAMA:
At hırsızlığından küresel haydutluğa

Vahşi Batı, Amerikan tarihinin bir dönemi değil; bir zihniyetin adıdır. Hukukun değil gücün, adaletin değil çıkarın belirleyici olduğu bu zihniyet. Dün Amerika kıtasında yerli halkları yok etti, bugün ise dünyayı hizaya sokmaya çalışıyor. Amaç aynı, silah farklı.

Vahşi Batı’da at, hayattı. Bunu bilen şimdilerde Amerikalı denilen Avrupalı işgalciler, bir halkı zayıflatmanın en kestirme yolunun onu atından etmek olduğunu gördü.Atını kaybeden, yaşamdan koparılırdı. Bu yüzden “at hırsızı” yaftası, bir insanı öldürmeden yok etmenin en kullanışlı bahanesiydi. Köyler basıldı, kadınlar ve çocuklar katledildi, topraklar gasp edildi. Ortada çoğu zaman ne suç vardı ne de delil. Suç isnadı, katliamın gerekçesiydi. Direnen Amerika’nın asıl sahipleri (sözde yerliler) öldürüldü, hayatta kalanlar rezervasyonlara kapatıldı. Yani kendi yaşadıkları topraklardan zorla çıkarılarak, dar, verimsiz ve kontrol altında tutulan bölgelere sürüldüler,özgürlüklerinden koparıldılar, iradeleri kırılmak istendi.

Vahşi Amerika’nın karakteri, kanunların geç geldiği, silahların erken konuştuğu bu coğrafyada şekillendi.Amerikan tarihi “at hırsızı kovboyların” nal izlerinin altında yerlilerin kanıyla yazıldı.Bu gerçek, Amerikan popüler kültüründe tersyüz edilmeye çalışıldı. Western filmleriyle “iyi kovboy–kötü Kızılderili” masalı anlatıldı. Oysa gerçek açıktı: Toprak çalındı, Amerika’nın asıl sahipleri yok edildi. Amerikan devleti, kan ve gasp üzerine inşa edildi.

Bugün tablo aynıdır. Dün “at hırsızı” denilenler vardı, bugün “terörist”, “küresel tehdit”, “demokrasiye ihtiyaç duyan ülke” denilenler var. Mantık değişmedi. Önce hedef seçiliyor, sonra etiket yapıştırılıyor, ardından her türlü müdahale meşru sayılıyor. Silah artık sadece tüfek değil; yaptırım, ambargo, dolar, medya ve finans sistemidir.

ABD rakip istemiyor. Kimsenin kendi ayakları üzerinde duramayacağı, kendi kararını veremeyeceği bir dünya düzeni kurmak istiyor. Dün “yerliyi” atından etti, bugün “devletleri” ekonomisinden ediyor. Bir ülke bombalanmadan çökertiliyor; parası pul ediliyor, ticaret yolları kesiliyor, nefesi daraltılıyor. Sonrası zaten kendiliğinden geliyor.

Dolar, ABD’nin en etkili silahıdır. IMF, Dünya Bankası, SWIFT gibi yapılar teknik kurumlar değil; emperyalist düzenin aparatlarıdır. Borç verirken yalnızca para değil, siyaset ve kültür dayatırlar. Doğrudan savaş yerine “vekâlet savaşları” yürütürler. Başkaları ölür, başkalarının şehirleri yıkılır; Washington uzaktan “demokrasi” ve “istikrar” nutukları atar, silah satar.

Bugün Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun askeri bir operasyonla ülkesinden alınarak ABD’ye götürülmesi, sadece bir gözaltı değildir. Bu, açık bir egemenlik gaspıdır. Vahşi batı için gerekçeler tanıdıktır; uyuşturucu, terör, güvenlik. Dün “at hırsızı” vardı, bugün “otoriter lider”. İsimler değişir, emperyalist hedef şaşmaz.

Sorun Maduro değildir. Sorun, gücü elinde tutanın hukuku araç, insan haklarını kılıf, suçu bahane, hikâyeyi ise propaganda olarak yazmasıdır.

Bu tablo, Türkiye için yabancı değildir. Yakın tarihimiz, neredeyse her on yılda bir tezgahlanan askeri darbelerle doludur. Son olarak 15 Temmuz 2016’da FETÖ eliyle, Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik gerçekleştirilen hain darbe girişimi, bugün Venezuela’da sahnelenen senaryonun birebir aynısıdır. Aktörler farklıdır, merkez aynıdır. Hedef aynıdır; milli irade.

Venezuela’nın düştüğü durum ile Türkiye’nin dimdik ayakta kalışı arasındaki fark; millet-devlet bütünlüğüdür. Köklü devlet geleneğidir. Milli iradeye sahip çıkma kararlılığıdır. Türk milleti, 15 Temmuz gecesi sadece bir darbeyi değil; emperyalist bir planı yerle bir etmiştir.

Dünya bugün sertleşiyor. Eski dengeler dağılıyor, güç merkezleri yer değiştiriyor. Böyle bir ortamda Türkiye’nin edilgen, bekleyen, izin alan bir ülke olması düşünülemez. Tam da bu yüzden Bilge Lider Devlet Bahçeli’nin dile getirdiği Türkiye–Rusya–Çin İttifakı (TRÇ) çıkışı, basit bir diplomatik hamle değil; milli bir uyarıdır. Bu çağrı, Türkiye’nin bölgesel ve küresel tehditler karşısında elini kolunu bağlayıp beklemeyeceğinin, devlet aklının hâlâ seçenek üretebildiğinin işaretidir. Bu çağrı, “seçeneksiz değiliz” demektir. Kimseye mahkum değiliz demektir. Türkiye’nin pazarlık gücünü artırma iradesidir.Bugün bu vizyonu (özülküyü) “abartılı”, “radikal” ya da “gereksiz” bulanlar çıkabilir. Ancak TRÇ tartışması stratejik bir uyarıdır. 

Tarih defalarca göstermiştir ki yeni dünya düzeni kurulurken tereddüt edenler, itiraz etme hakkını da kaybeder. Türk devleti bu gerçeği bilir; Türk milleti ise bu bilinci bedel ödeyerek kazanmıştır.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...