Savaşın faturası insandır
İsrail-ABD ittifakı ile İran arasındaki savaş ihtimali konuşulurken haritalar açıldı. Cepheler çizildi. Sayılar sıralandı. Kaç füze, kaç uçak, kaç drone, kaç asker, ne kadar bütçe, hangi ittifak.
Karar vericilerin ve yandaş medya yorumcularının dili giderek sertleşti, sözcükler adeta dondu. Gözler kanlandı, vicdan karardı. Akıl tutulması ile hesap yapılırken insanlıktan uzaklaşıldı.
Oysa bütün bu hesapların, strateji masalarının ve güç gösterilerinin ortasında değişmeyen tek bir hakikat var. Savaşın gerçek maliyeti insandır. Savaşın faturası hayattır. Bu öyle bir bedeldir ki hiçbir zaferin hanesine yazılamaz, hiçbir başarıyla meşrulaştırılamaz.
Savaşta insan, bir istatistiğe indirgenir. Bir sayı olur, bir kayıp olarak geçer kayıtlara. Ancak o sayının ardında geceleri uykusuz kalan bir annenin duaları, kapıya her bakışında yüreği daralan bir babanın çaresizliği ve yetim kalmış bir çocuğun sessizliğinin olduğu unutulur. Bu yüzden savaşın gerçek yükü hiçbir zaman sayılarla ölçülemez.
Savaşın doğasında derin bir insanlık trajedisi vardır. Bu trajedinin merkezinde ise her zaman adıyla, hikayesiyle ve bir daha geri gelmeyecek hayatıyla insan yer alır.
Peki, bir savaş gerçekten haklı olabilir mi? Tarih bu soruya kesin cevaplar vermekten çok, derin gri alanlar bırakmıştır. Örneğin, emperyalist işgallere karşı verilen direnişler “haklı” görülürken, güç ve çıkar uğruna yapılan müdahaleler çoğu zaman adalet terazisinde karşılık bulamamış ve “haksız” görülmüştür.
Bugün savaşın ekonomik sonuçları konuşuluyor.Akaryakıt krizi, yükselen enflasyon, küçülen ekonomiler, yıkılan şehirler… Oysa tarih bize defalarca göstermiştir ki şehirler yeniden kurulur, ekonomiler toparlanır. Fakat kaybedilen hayatlar geri gelmez.Parçalanan aileler eski haline dönmez.Travma yaşayan çocukların yarası kolay kolay kapanmaz.
Yüz binlerce insan ölür, milyonlarcası yerinden edilir. Savaş bir gün sona erse bile, insanın içindeki savaş uzun süre devam eder. Çünkü emperyalist hesaplar değişse de, savaşın özü değişmez. İnsan hayatını değersizleştirmek, acıyı sıradanlaştırmak ve geride derin bir yıkım bırakmak.
Bugün teknoloji gelişmiş, silahlar “akıllı” hale gelmiş olabilir. Ancak bu, savaşın daha insani olduğu anlamına gelmez. Aksine, vicdanın üzerini daha kalın bir perdeyle örter. Ekonomik çıkarlar, askeri üstünlükler ve jeopolitik hesaplar adaletin sesini bastıran gürültüler haline gelir.
Gerçek güç, insanı koruyabildiği ölçüde anlamlıdır. Gerçek zafer ise merhametle taçlandığında değer kazanır. Aksi halde ardında büyük bir insani kaybın gölgesini taşır.
Bu yüzden savaşları değerlendirirken sayılara değil, insanlara bakmak gerekir. Çünkü her sayı bir insandır, bir hayattır. Her kayıp, bir dünyanın yıkılmasıdır.
Şeyh Edebali’nin “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözü, bize gücün değil adaletin,hakimiyetin değil merhametin esas olması gerektiğini hatırlatır. Bu anlamda savaş, insanlığın vicdanla, ahlakla ve sorumlulukla sınandığı bir süreçtir.
Bugün savaşın gerçek yüzünü haritalarda, silahlarda ve stratejilerde arayanlar, hakikatin ruhunu kaybetmiş olanlardır. Savaşı; Gazze’de titreyen bir çocuğun gözlerinde, Lübnan’da bir annenin acısında, İran’da toprağa düşen bir evladın ardından yükselen sessiz çığlıkta görebilenler ise hâlâ insan kalabilenlerdir.
Çünkü savaş, en çok ağlayanların dilinde gerçektir.
İslamabad’da “savaşa son vermek” gündemiyle yapılan ABD-İran görüşmeleri sonuçsuz kaldı. Bunun temel nedeni, tarafların beklentilerinin örtüşmemesiydi. Özellikle ABD’nin sunduğu önerilerin insan odaklı olmaktan çok, güç dengesi ve ekonomik çıkarlar çerçevesinde emperyalist hegemonyayla şekillendiği görüldü
İran’ın talepleridaha çok insan odaklı ve egemenlik merkezliydi. İran, çatışmaların sona ermesini istedi. Ekonomik yaptırımların kaldırılmasını talep etti. Dondurulan varlıklarının serbest bırakılmasını ve tazminat ödenmesini istedi. Ayrıca Hürmüz Boğazı ve bölgesel dengede söz sahibi olmayı hedefledi. ABD’nin talepleri ise Siyonist terör devleti İsrail’in çıkarlarının korunması merkezliydi. ABD, İran’ın nükleer programını sınırlandırmasını şart koştu. Balistik füze programına yönelik kısıtlamalar talep etti. Hürmüz Boğazı’nda deniz güvenliği istedi. İran’ın bölgedeki askeri etkisinin azaltılmasını talep etti. Neticede taraflar ortak noktada buluşamadı. Bu nedenle görüşmeler ilerlemedi ve sonuçsuz kaldı.
Gelinen noktada savaşın gerçek maliyetinin insan hayatı olduğunu göz ardı eden “medeniyet düşmanı” ABD Başkanı Donald Trump ile “insanlık düşmanı soykırımcı” İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’nun politikaları şimdilik bölgede gerilimi artıran bir çizgide devam edecek gibi görünüyor. Yenide savaşın faturasını masum hayatlar ödeyecek.