İki günde kaybettiklerimiz
Sadece iki gün içinde, okullarda yaşanan iki ayrı saldırıda hayatını kaybeden öğretmen ve öğrenciler. Yaralanan onlarca çocuk. Ülkemizin yüreğine çöken ağır bir sessizlik. Her evin içine sızan, gözyaşını bile sessizleştiren bir keder hali.
Şimdi herkes hep birlikte neden böylesi bir acıyla muhatap olduğumuzu sorguluyor.
Hemen ardından gelen bilinen refleks: Suçlu kim? Sorumlular kim?
Milli Eğitim Bakanlığı mı sorumlu?
Aileler mi?
Öğretmenler mi?
Okul yönetimi mi?
Rehberlik ve psikolojik danışma servisi mi?
Medya mı?
Yoksa daha başka sorumlular mı var?
Herkes birini işaret ediyor. Çünkü birini işaret etmek, gerçeğin ağırlığını taşımaktan daha kolay.
Oysa bu tür trajedilerde tek bir fail yoktur. Bu, tek bir kurumun, tek bir kişinin ya da tek bir ihmalin sonucu değildir.
Bu, göz göre göre büyüyen bir sorunun, hep birlikte görmezden gelinen işaretlerin ve geciken müdahalelerin bir sonucudur.
Bir çocuk, okula silahla gelebiliyorsa burada sadece kişisel bir öfke patlamasından söz edemeyiz.
Bir çocuk, yaşıtlarına ve öğretmenine kurşun sıkacak noktaya geliyorsa bu, sadece o anın değil, bir sürecin sonucudur. Görülmeyen, fark edilmeyen, denetlenmeyen ya da ciddiye alınmayan bir sürecin.
Okulları yalnızca bilişsel gelişimi destekleyen, akademik başarı sağlayan ve öğrencileri sınavlara hazırlayan kurumlar olarak görmek, eğitimin gerçek anlamını kavrayamamaktır. Çünkü okullar; çocukların duygusal olarak geliştiği, sosyal ilişkiler kurmayı öğrendiği, ahlaki değerlerle desteklendiği ve kişiliklerinin şekillendiği ortamlardır. Kısacası okul, çocuğun bir bütün olarak gelişimini sağlayan temel bir yaşam alanıdır.
Rehberlik ve psikolojik danışma servisleri nicel ve nitel olarak yetersiz bırakıldığında, okul yönetimleri velilerin baskısı altında nefes alamaz hâle geldiğinde, öğretmenler sadece bilgi aktaran birer mekanizmaya indirgendiğinde, aileler çocuklarının iç dünyasından koptuğunda ve sistem en küçük uyarı işaretlerini bile görüp önlem almadığında, ortaya çıkan o büyük boşluk mutlaka bir şekilde doluyor.
Bazen biriken öfkeyle, bazen de geri dönüşü olmayan bir şiddetle.
Şimdi tüm paydaşlar sorumluluğu başkasında arıyor!
Medya mı sorumlu? Evet…Çünkü şiddeti sürekli görünür kılıyor, normalleştiriyor ve kimi zaman farkında olmadan yüceltiyor…
Aileler mi sorumlu? Evet..Çünkü bir çocuğun dünyası önce evde kurulur. Onu en iyi tanıyan, en küçük değişimini bile hisseden, sesinin tonundan içindeki fırtınayı anlayan ailedir. Çocuğa sahip çıkacak, onun gelişimini takip edecek ve okulla güçlü bir bağ kuracak olan da yine velidir. Ancak ne acıdır ki bugün birçok aile, çocuğunun dünyasının kıyısında kalmış durumda…
Okullar mı sorumlu? Evet… Çünkü eğitim, yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçülen bir yarışa dönüştüğünde; karakterin, değerlerin ve insan yetiştirmenin geri plana itilmesine göz yumulduğunda, okul asıl amacından uzaklaşır.Eğitim, sayılarla değil, yetişen insanın niteliğiyle anlam kazanır…
Bakanlık mı sorumlu? Evet… Çünkü eğitimin yönünü belirleyen, sınırlarını çizen ve ruhunu şekillendiren en güçlü irade oradadır. Alınan her karar, hazırlanan her program, çizilen her politika, bir çocuğun hayatına dokunan görünmez bir iz bırakır. Bu yüzden bakanlığın sorumluluğu sadece düzen kurmak değil, o düzenin içinde büyüyen her çocuğun hayalini, değerini ve insanlığını koruyacak bir anlayış inşa etmektir…
Lakin en acı gerçek şu: Sorumluluğu hep başkalarında arıyoruz. Oysa gerçek çok daha yakınımızda… Hepimiz bir parça sorumluyuz. Çünkü sessiz kaldık, görmezden geldik, erteledik.
Biz, “bir şey olmaz” dedik.
Biz, “abartıyorsun” dedik.
Biz, “çocuk işte, geçer” dedik.
Biz, en net “sinyalleri” bile küçümsedik.
Belki de en çok bu yüzden, zamanında duyulması gereken bir ses, gecikti…
Şimdi ise kaybettiklerimizin ardından herkes büyük cümleler kuruyor.
Oysa artık yapılması gereken şey suçlu bulmak değil, herkesin her kurumun üzerine düşen sorumluluğu almasıdır.
Toprağa verdiğimiz her can, aslında bize sessiz ama derin bir çağrıda bulunuyor: Artık geç kalma lüksümüz yok.
Sorumluluğu birbirimize atarak değil, omuz omuza vererek dağıtabiliriz bu karanlığı. Çünkü mesele yalnızca güvenlik değil, mesele insan yetiştirme meselesidir. Mesele sadece okullar değil, bir toplumun çocuklarına ne verdiği ve neyi eksik bıraktığıdır.
Eğer gerçekten bir daha böyle acılar yaşamak istemiyorsak;
Önce susturmayı değil, duymayı öğrenmeliyiz.
Önce suçlamayı değil, anlamayı…
Önce görmezden gelmeyi değil, fark etmeyi…
Önce kendimizle dürüstçe yüzleşmeyi…
Önce kulaktan dolma sözleri değil, değerlerimizi, bilimi ve bilgiyi rehber edinmeyi…
Aksi halde her kayıp, gecikmiş bir farkındalığın, ertelenmiş bir sorumluluğun ve susulmuş bir gerçeğin ağırlığı olarak kalmaya devam edecek.
Benzer acıları, Allah korusun, farklı cümlelerle yeniden yazacağız.