Pasifik Krizi Derinleşirken Türkiye Ne Yapmalı?
Pasifik Caydırıcılık Girişimi (PDI), Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’in askerî, teknolojik ve jeopolitik yükselişine karşı Hint-Pasifik bölgesinde caydırıcılığı kurumsallaştırma çabasının somut bir yansımasıdır. Bu girişim, çok katmanlı ve ileri konuşlanmaya dayalı bir güvenlik mimarisi öngörmektedir. PDI’nın merkezinde, Çin’in A2/AD (erişimi engelleme ve alan hâkimiyeti) kapasitesini dengelemek, Tayvan çevresindeki etkinliğin artırılması ve ABD’nin bölgedeki müttefiklerine uzun vadeli güvenlik garantisi vaadi yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında PDI, yalnızca askerî bir program değil, aynı zamanda ABD-Çin rekabetinin kurumsallaştığı yeni jeopolitik dönemin temel sütunlarından birisidir.
Türkiye açısından mesele, bu sert rekabetin doğrudan bir tarafı olmak yerine, ortaya çıkan güç dengelerini doğru okuyarak milli çıkarları azami ölçüde koruyacak ve genişletecek bir yol haritası oluşturmaktır. Bu kapsamda Türkiye’nin izlemesi gereken strateji, tek eksenli bir hizalanma içerisine girmeden çok boyutlu bir dengeleme anlayışına dayanmalıdır. Malum olduğu üzere Türkiye, NATO üyesi bir ülke olmakla beraber her ne kadar mevcut şartlar altında ilişkilerin samimiyetleri sorgulansa bile kurmuş olduğu müttefiklikler devam etmekte ve görünen aşamada sert kopuşların yaşanması şu aşamada pek mümkün görünmemektedir.
Türkiye, 2019 yılında Dışişleri bakanlığınca yayınlanan “Yeniden Asya Girişimi” çerçevesinde Asya ülkeleriyle ekonomik, diplomatik ve kültürel bağlarını derinleştirmeyi hedeflemektedir. Girişim kapsamında Asya-Pasifik bölgesindeki gelişmeler, ülkelerin stratejileri ve dış politikaları yakından izlenmeli ve değerlendirilmelidir. Üyesi olduğumuz Asya’da İşbirliği ve Güven Artırıcı Önlemler Konferansı (CICA), Asya İşbirliği Diyaloğu (ACD), diyalog ortağı olduğumuz Şanghay İşbirliği Teşkilatı (SCO), Hint Okyanusuna Kıyıdaş Ülkeler Birliği (IORA) ve Pasifik Adaları Forumu (PAF) ile sektörel diyalog ortağı olduğumuz Güneydoğu Asya Ülkeleri Birliği (ASEAN) gibi bölgesel kuruluşlarla angajmanımız güçlendirilmelidir. Türk Devletleri Teşkilatı’nın ise tüm bunların merkezine oturtulması gerekmektedir.
Bu iki konu, doğru kurgulandığında birbirine alternatif değil, tamamlayıcı nitelik taşıyabilir. Türkiye, ABD ya da Çin lehine askeri bir bloklaşmanın parçası olmamalıdır. Çünkü böylesi bir durum ABD-Çin rekabetinin sert fay hatlarından birine sürüklenme riski taşımaktadır. Ancak bölgedeki tarihi, kültürel, insani bağlarımız bulunan İslam ülkelerinin savunmalarına fiili saha desteği sağlamak; bu çevrelerce müspet karşılanacağı gibi Türkiye’nin bu coğrafyada manevra kabiliyetini genişletecek makul bir zemin oluşturacaktır. Bu nedenle Hint-Pasifik dosyası ise yakından izlenen, fakat doğrudan Çin ya da ABD odaklı angajman gerektirmeyen bir stratejik alan olarak konumlandırılmalıdır. Aynı zamanda Türkiye, ASEAN ülkeleri başta olmak üzere Güneydoğu Asya, Güney Asya ve Doğu Asya’da diplomatik temsil gücünü ve ekonomik diplomasi kapasitesini güçlendirmelidir. Bu bölgelerde savunma sanayii, lojistik, altyapı, enerji ve dijital ekonomi alanlarında geliştirilecek iş birlikleri, Türkiye’nin Asya açılımını somut ve sürdürülebilir kılacaktır.
Mevcut küresel ekonomik koşullara bakıldığında Çin’in pek çok kıta ve ülkede Pazar hâkimiyetine sahip olduğu ve bu pazar hâkimiyeti bir yandan derinleşirken diğer yandan da çağın haiz şartlarının en önemli başlığı olan teknoloji alanında şekillendiği anlaşılmaktadır. Devasa küresel etkileri olacak çok geniş çaplı bir proje olan Kuşak Yol Girişimi ise sürdürülebilir ticari faaliyetler açısından önemli bir konumdadır. Burada Türkiye’nin önerdiği "Orta Koridor" projesinin Çin'in "Kuşak ve Yol" girişimine uyumlu hale getirilmesi büyük ehemmiyet arz etmektedir. Bu kapsamda G20 Liderler Zirvesi vesilesiyle 14 Kasım 2015 tarihinde Antalya’da imzalanan “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Çin Halk Cumhuriyeti Hükümeti Arasında İpek Yolu Ekonomik Kuşağı ve 21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu ile Orta Koridor Girişiminin Uyumlaştırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası” çerçevesinde yürütülen çalışmaların da hız kazanması ve derinleştirilmesi gerekmektedir. Türkiye'yi Gürcistan, Azerbaycan ve Hazar Denizi üzerinden Türkmenistan ile Kazakistan'a ve buradan, Afganistan, Pakistan ve Çin'e bağlayan bu proje, güzergâh üzerindeki tüm ülkelere ciddi ekonomik fırsatlar sunabilecek bir potansiyele sahiptir. Diğer yandan Orta Koridor, Asya ile Avrupa arasında alternatif ve güvenli bir ticaret güzergâhı olarak öne çıkmaktadır. Türkiye, Orta Koridor’un yalnızca bir ulaştırma projesi değil, aynı zamanda tedarik zinciri dayanıklılığı ve ekonomik güvenlik açısından ehemmiyetini vurgulamak zorundadır.
Savunma sanayii alanında ise Türkiye’nin izlemesi gereken yol, doğrudan silah satışı odaklı bir politika yerine, ortak üretim, ortak Ar-Ge, teknoloji paylaşımı ve uyumluluk temelinde şekillenmelidir. Bu işbirlikleri Çin karşıtı bir askerî cephe algısı yaratmayacak şekilde, daha çok savunma, güvenlik ve kapasite geliştirme ekseninde konumlandırılmalıdır. Bu sayede Türkiye hem ABD ve müttefikleriyle teknik iş birliğini sürdürebilir hem de Çin ve bölgedeki diğer aktörlerle ilişkilerini riske atmadan savunma sanayii ihracatını çeşitlendirebilir.
PDI’nın Hint-Pasifik bölgesi ekseninde yeniden şekillendirmeye koyulduğu şartlar, doğru yönetildiği takdirde Türkiye için bir riskten ziyade, uzun vadeli stratejik fırsat alanına dönüşebilir.