Bir birlik rüyası: Ömer Seyfettin

YAYINLAMA:
Bir birlik rüyası: Ömer Seyfettin

1884’te dünyaya gelen ve otuz altı yıllık kısa ömrüne devasa bir miras sığdıran Ömer Seyfettin, hikayeciliğinin ötesinde bir fikir adamıydı. Ziya Gökalp ile Türk milliyetçiliğinin temellerini atan bu büyük kalem, Genç Kalemler dergisinde başlattığı “Yeni Lisan” hareketiyle sadece edebiyatı değil, milletin ruhunu da dönüştürdü. Onun düşünce dünyasının merkezinde tek bir soru vardı: Türk milleti nasıl ayağa kalkacak? Bu soruya verdiği cevap, bugün hâlâ güncelliğini koruyor.

Ömer Seyfettin, Osmanlı’nın son döneminde yetişmiş bir subay-yazar, Türk vatanseverliğinin sembol isimlerinden biridir. Kendisi hep Türk olduğunu, Türkçe konuşmanın ve Türk ideallerini takip etmenin millî bir görev olduğunu savundu. “Herkesin bir etnik kökeni olur bu normaldir... Türk vilâyetlerinde oturursa Türkçe konuşmaya ve Türk mefkûresini takip etmeye mecburdur” dediği gibi, Ömer Seyfettin Türkiye’de yaşayan herkesi kökeni ne olursa olsun Türk milletiyle bütünleşmeye çağırmıştı. O, Osmanlı sınırlarının dışındaki Türk soylu halkları da “kavimdaşlarımız” diye nitelendirmiş, büyük “Türk dünyası” idealiyle herkesi tek bir aile olarak görmüştür. Ömer Seyfettin’in vurgusu açıktır: Milletçe bir olmadan güçlenemeyiz; farklı kökenimiz de olsa hepimizin ortak paydası Türk vatanı ve kültürüdür.

Ömer Seyfettin›in fikir dünyasında Kırımlı İsmail Gaspıralı’nın müstesna bir yeri vardı. Tercüman gazetesiyle bütün Türk dünyasına seslenen Gaspıralı’nın “Dilde, işte, fikirde birlik” şiarını kendine rehber edinen Ömer Seyfettin, bu ideali hayata geçirmenin yolunun ortak bir yazı dilinden geçtiğine inanıyordu. Ona göre İstanbul Türkçesi, Adriyatik’ten Çin Seddi›ne uzanan bütün Türk coğrafyasının ortak sesi olmalıydı.

Ömer Seyfettin, Millî Edebiyat hareketinin kurucularından biri olarak dilde sadeleşmeye ve millî bir dil birliği sağlamaya önderlik etti. Genç Kalemler dergisinde “Yeni Lisan” hareketiyle, Arapça ve Farsça etkisinden arındırılmış, halkın konuştuğu İstanbul Türkçesinin tüm edebiyata hâkim olmasını savundu. O’na göre Türk milletini gerçek manada birleştirecek olan ortak dildi.

İstanbul Türkçesi’nin tüm Türk yurtlarında ortak yazı dili olarak kullanılmasını önererek, ancak böylece “dilde, fikirde, işte birlik” sağlanabileceğini söylerdi. Yani Ömer Seyfettin’in inancına göre, bir Kazanlıyla bir Mamuşalıyı aynı kelimeleri konuşturacak bir dil birliği kurulursa, fikir birlikteliği ve iş birliği kendiliğinden gelecektir. O, milli edebiyatı sadece Türkçe ve yerli anlatımla güçlendirmeye çalıştı; pusulası Türkçe’den şaşmadı, Türkçe şiir ve hikâyelerle yeni bir özgüven aşıladı.

Ömer Seyfettin’in görüşünde Türk dünyasının merkezinde İstanbul ve Anadolu vardı. Buna rağmen bütün Türkleri ilgilendiren gelişmelere büyük önem verdi. Düşünürdü ki (tıpkı Yusuf Akçura gibi) siyasi sınırlara bakmadan bu gönül birliğine inanmak gerek.

Yazılarında Türklerin Çarlık baskısına rağmen Azerbaycan, Türkistan, Buhara, Hive, Fergana gibi diyarlarda Türklükten koparılamadığını vurguladı. “Azerbaycan’ı,

Türkistan’ı, Buhara’yı, Hive’yi, Fergana’yı kim Türklükten koparabilir? Buna Çarlık bile muvaffak olamadı” dediği makalesinde, önceliğin Anadolu’daki Türklerin güçlenmesi ve uzaktaki kardeşleri aydınlatması olduğunu savundu. Dolayısıyla Ömer Seyfettin’e göre, bir bakıma köklü Türk vatanı Anadolu yükselmeli ki diğerleri de hızlıca aşama kat edebilsin.

İstanbul’da yayınlanan dergilerde, Kırım’dan Kazan’a kadar uzanan coğrafyanın haberlerini görmek ona büyük umut verirdi. Bu yakın iletişim sayesinde “Türk dünyası şair ve yazarları” acıda, sevinçte ortak duygularda birleşiyor, hepsi ulu bir Türk çınarının aynı kollarının parçası olduğu fikrine kapılıyordu. Ömer Seyfettin, Türkiye dışındaki Türk edebiyatını da yakından takip etti. Azerbaycanlı şair Sabir’den, Kazan Türklerinin büyük şairi Abdullah Tukay’dan övgüyle bahsetti. Mirza Fethali Ahundov’un tiyatrolarını Türk edebiyatının gururu olarak gördü.

Ömer Seyfettin, Çanakkale Savaşı sırasında cepheyi ziyaret eden yazarlar kafilesinde yer aldı. O sabah gökyüzünde beliren garip bir ışık izini, arkadaşlarıyla birlikte “feth-i karib” yani “yakın fetih” müjdesi olarak yorumladılar. Belki o an duygusallık vardı, belki iman... Ama o ışık, gerçekten de bir müjdeydi. Çanakkale geçilmedi. Millet ayağa kalktı. Ömer Seyfettin’in hayal ettiği milli uyanış, siperlerde filizlendi.

Ömer Seyfettin 6 Mart 1920›de, daha otuz altı yaşındayken aramızdan ayrıldı. Ama fikirleri hiç ölmedi. Bugün Türk devletleri bir araya gelirken, Türk gençleri kardeş ülkelerde eğitim görürken, aslında hep onun gösterdiği yolda yürüyoruz.

Bugün Türk dünyası, tarihinin en önemli dönüm noktalarından birinde duruyor. Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında birleşen kardeş ülkeler, Karabağ zaferinin coşkusuyla omuz omuza yürürken, Gazze’de akan Müslüman kanı bütün Türk-İslam aleminin yüreğini sızlatıyor. İşte tam da bu günlerde, yüz yılı aşkın bir süre önce “dilde, işte, fikirde birlik” davasını bayrak yapan isimlerden birisini hatırlamak gerekiyor: Ömer Seyfettin.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...