Orta Doğu’nun kritik gündemi: “Su güvenliği”
Orta Doğu’da devam eden ABD-İsrail ile İran arasındaki savaş, klasik anlamda bir askeri çatışmanın çok ötesine geçerek bölgenin zaten kırılgan olan su dengesini doğrudan hedef alır hale gelmiştir. Zira bugün bölge nüfusunun yaklaşık %83’ü “şiddetli su kıtlığı” koşullarında yaşamaktadır ve bu oranın 2050’ye kadar %100’e ulaşması beklenmektedir. Bu tablo, savaşın etkisini katbekat artıran bir zemin oluşturmaktadır. Çünkü Orta Doğu’da birçok ülke doğal yenilenebilir su kaynakları açısından son derece fakirdir. Körfez ülkelerinde kişi başına düşen yıllık doğal su miktarı yalnızca yaklaşık 120 m³ seviyesindedir ki bu, Birleşmiş Milletler’in “mutlak su kıtlığı” sınırının (500 m³) çok altındadır. Yani bölge zaten doğal kaynaklarla ayakta duramamakta, yapay çözümlerle hayatta kalmaktadır. Bu nedenle savaşın su altyapısını hedef alması, doğrudan toplumların yaşam damarını kesmek anlamına gelmektedir.
Bu noktada en kritik unsur ise deniz suyunun arıtılmasıdır. Körfez ülkeleri bugün dünyanın toplam tuzdan arındırılmış suyunun yaklaşık %40’ını üretmekte ve bu teknolojiye hayati derecede bağımlı hale gelmiş durumdadır. Ancak bağımlılık düzeyi ülkeden ülkeye değişmektedir: Katar %50, Bahreyn %60, Birleşik Arap Emirlikleri %42, Kuveyt %90 ve Umman %80 oranında içme suyunda deniz suyu artıma tesislerine bağımlıdır. İsrail’de ise bu oran %75 civarındadır. Buna karşılık İran gibi ülkeler, hem kuraklık hem de altyapı yetersizliği nedeniyle daha sınırlı bir arıtma kapasitesine sahip olup yeraltı sularına bağımlı bir yapı sergilemektedir. Bu durum, savaşın etkilerini ülkeler arasında asimetrik hale getirmekte, bazı devletleri çok daha kırılgan bir yapıya büründürmektedir.
Ancak asıl tehlike, bu sistemin yapısal kırılganlığında yatmaktadır. Orta Doğu’da arıtma tesisleri yalnızca su üretim merkezleri değil, aynı zamanda enerjiye bağımlı stratejik altyapılardır. Bölgede tuzdan arındırma kapasitesinin yaklaşık %75’i fosil yakıtlarla çalışan sistemlere dayanmaktadır. Yani, enerji hatlarına yapılacak her saldırı, dolaylı olarak su üretimini de kesintiye uğratmaktadır. Nitekim son süreçte bazı tesislerin hedef alınması, “su savaşları” kavramının artık teoriden pratiğe geçtiğini göstermektedir. Uzmanlara göre Körfez’deki yüzlerce tesisin devre dışı kalması halinde, bazı ülkelerde su rezervleri yalnızca birkaç gün içinde tükenebilecek durumdadır. Bu ise savaşın seyrini değiştirecek kadar büyük bir stratejik kırılma anlamına gelmektedir.
Orta Doğu’da ABD-İsrail ortaklığıyla başlayan ve şiddeti her geçen gün artarak devam eden bu savaş, enerji ve toprak mücadelesiyle beraber “su güvenliği” gündemini de beraberinde getirmiştir. Doğal su kaynaklarının yetersizliği, arıtma teknolojilerine aşırı bağımlılık ve bu altyapının askeri hedef haline gelmesi, bölgeyi tarihin en büyük insani krizlerinden biriyle karşı karşıya bırakabilir.