Enflasyonun adı artık “Açgözlülük” mü?

YAYINLAMA:
Enflasyonun adı artık “Açgözlülük” mü?

Türkiye’de enflasyon düşüyor deniliyor. Resmi verilere göre yıllık enflasyon yüzde 31 seviyesine gerilemiş durumda. Merkez Bankası enflasyonun yıl sonunda yüzde 18 (tahmin aralığı yüzde 15-21) seviyesine inmesini hedeflerken, piyasa aktörleri bu oranın yüzde 25’in üzerinde gerçekleşeceğini öngörmektedir. 

Peki o zaman şu soruyu sormak gerekiyor: Enflasyon düşüyorsa, fiyatlar neden hâlâ yükseliyor? 

Çünkü sorun artık sadece maliyet değil… 

Pandemi sonrası dönemde enerji ve tedarik maliyetleri arttı, doğru. Ama bugün: Emtia fiyatları görece stabil, kur daha kontrollü ve talep zayıflamış durumda. Buna rağmen özellikle gıda ve hizmet sektöründe fiyat artışları hız kesmiyor.

Bu ne anlama geliyor?

Anlamı çok basit; fiyatlar artık maliyete göre değil, beklentiye ve fırsata göre belirleniyor. Mal enflasyonu dünya genelinde düşerken, hizmet enflasyonu dirençli kalıyor. Türkiye’de de tablo aynı.

Ev sahiplerine bakıyoruz; kira artışını “gelecekteki enflasyona göre” belirliyor. Özel okullara bakıyoruz ücretlerini “önümüzdeki yıl daha pahalı olacak” beklentisiyle artıyor. Bu arada sağlık hizmetleri de boş durmuyor “maliyeti değil, piyasa gücüyle” fiyatlandırıyor. 

Tüketici olarak birde bakmışız ki; enflasyon düşse bile fiyatlar düşmüyor.

2026 bütçesinde faiz ödemeleri için ayrılan kaynak yaklaşık 2,7 trilyon TL olarak planlandı. Bu tutar, toplam merkezi yönetim bütçe giderleri içinde yaklaşık yüzde 14,5-15 paya denk geliyor. Yani her 100 liralık bütçe harcamasının yaklaşık 14-15 lirası doğrudan faize gidiyor.

Ayrıca, toplanan vergi gelirleri açısından bakıldığında: Her 5 liralık verginin 1 lirası faize gidiyor bu da vergi gelirlerinin yaklaşık yüzde 20’sinin faiz ödemelerinde kullanıldığı anlamına geliyor.

Bu oranlar, kamu maliyesinin ne kadar büyük bir bölümünü faiz yükünün yuttuğunu net biçimde gösteriyor. Faiz yükünün bu kadar yüksek olması, bütçenin üretim, yatırım ve sosyal hizmetler yerine borç finansmanına kaynak ayırdığını ortaya koyuyor.

Avrupa Ne Yapıyor? Almanya yüzde 1- 2 faiz yükü. Fransayüzde 3,6. Euro Bölgesi 3,8. Türkiye yüzde 20’ye yakın… Aradaki fark sadece bir oran değil, bir sistem farkı.

Kısır döngü net olarak görülüyor; bütçe açık veriyor. Dolaysıyla borçlanma artıyor, faiz yükseliyor ve faiz gideri artıyor. Özetle yeni açık oluşuyor. Ve tekrar başa dönülüyor...

Bugün Türkiye’de enflasyonu besleyen 3 temel unsur var: Beklenti, davranış ve sistem. Beklentiye bakıyoruz; herkes fiyatın artacağını düşünüyor. Davranışa bakıyoruz; bütün firmalar bunu fırsata (her yönüyle) çeviriyor. Sisteme baktığımızda ise faiz ve borç döngüsü maliyeti büyütüyor.

Sonuçta ne mi ortaya çıkıyor: Kendi kendini üreten, büyüten bir enflasyon… Bugün enflasyon sadece ekonomik bir problem değil. Aynı zamanda; bir güven sorunu, bir beklenti krizi ve giderek bir ahlaki mesele haline geliyor.

Çünkü rakamlar şunu söylüyor: Maliyetler düşse bile fiyatlar düşmüyorsa, enflasyon sadece ekonomik değildir. Bir noktadan sonra adı konur: AÇGÖZLÜLÜK…

Türkiye’nin mevcut mali yapısı, sürdürülebilirlik açısından giderek daha kırılgan bir zemine oturuyor: Bütçe açığı büyüdükçe çözüm ya borçlanma ya da vergi artışı oluyor; ancak her iki yol da sorunu çözmek yerine derinleştiriyor. Artan borçlanma, yükselen faizleri; yükselen faizler ise daha büyük bütçe açıklarını tetikliyor. Üstelik devletin yüksek faizle piyasadan kaynak çekmesi, özel sektörün finansmana erişimini zorlaştırarak yatırımları baskılıyor. Diğer tarafta ise ağırlığı dolaylı vergilere dayanan sistem hem vatandaşın yükünü artırıyor hem de gelir dağılımını bozuyor. 

Sonuçta ortaya çıkan tablo net: Açık borçla kapanıyor, borç faizle büyüyor, faiz yeni açıklar doğuruyor. Bu kısır döngü kırılmadıkça kamu maliyesi üzerindeki baskı artacak, yatırım kapasitesi zayıflayacak ve ekonomi giderek daha fazla borç bağımlısı hale gelecektir. Kalıcı çözüm ise ancak harcamada disiplin, vergide adalet, güven veren ekonomi politikaları ve yapısal reformlarla mümkün olabilir.

Bunun yanında gıda enflasyonunu kontrol altına almak için zaman zaman gündeme gelen “fiyatlara doğrudan müdahale” ya da üreticiye baskı yoluyla fiyatları aşağı çekme yaklaşımı ise kalıcı bir çözüm üretmekten uzaktır. Kısa vadede bazı ürünlerde geçici bir rahatlama sağlasa bile, tarımda maliyetlerin (mazot, gübre, yem, enerji ve işçilik) piyasa gerçeklerinden bağımsız olmadığı bir yapıda, üreticiye fiyat baskısı uygulanması arzı zayıflatır. Çiftçi zarar ettikçe üretimden çekilir, üretim azaldıkça da orta vadede fiyatlar daha sert yükselir. Yani sorun çözülmez, sadece ertelenir ve büyür. 

Son söz: Gıda enflasyonuyla mücadelede asıl doğru yaklaşım; fiyat baskısı değil, üretim maliyetlerini düşüren, verimliliği artıran, arzı genişleten ve tarımsal sürdürülebilirliği güçlendiren yapısal politikalar olmalıdır. Aksi halde kontrol edilen şey fiyat değil, yalnızca geçici bir algı olur; gerçek enflasyon ise gecikmeli ve daha güçlü şekilde geri döner.

Kalın sağlıcakla…

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...