Yaftalama, kutuplaştırma çürümeye önlem al!
Ülkemizde bazı toplumsal olaylar yaşandığında, belirli grupların ideolojik, siyasi parti, cemaat, tarikat ya da taraftarlık aidiyetleri üzerinden birbirini suçlama, ezme ve psikolojik üstünlük kurma yarışına girdiği görülmektedir. Sağcıların solcuları, solcuların sağcıları; laiklerin muhafazakârları, muhafazakârların laikleri ya da birbirine zıt görülen farklı kesimlerin karşılıklı suçlamaları, toplumda sıkça karşılaşılan bir durum hâline gelmiştir.
Geçmişten günümüze bu davranış biçiminin sayısız örneği birikmiştir. Son olarak Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırısının ardından, saldırganın ailesi üzerinden yapılan genelleyici değerlendirmeler ve “Bunlar hep böyle” şeklindeki söylemler bu tür yaklaşımlara örnek teşkil etmektedir. Oysa bu tarz genellemeler, toplumsal açıdan son derece sakıncalıdır.
Çünkü hiçbir ideolojik ya da inanç temelli kimlik, bireysel suçların tamamına mal edilemez. Bir kişi “laik” ya da “Kemalist” kimliğe sahip diye işlediği suç tüm bir kesime yüklenemeyeceği gibi, dinî referanslarla kendini tanımlayan kişiler için de aynı genellemeci yaklaşım geçerli değildir. Suç bireyseldir; toplumsal kimlikler üzerinden genelleme yapmak ise adalet duygusunu zedeleyen bir tutumdur. Dahası, bu yaklaşım öfkeyi ve nefreti körükleyerek toplumsal ayrışmayı derinleştirmektedir.
Kahramanmaraş’taki saldırganın aile profili üzerinden yapılan “Kemalist bir aile oldukları için bunlar yaşandı, dindar bir aile olsaydı bunlar yaşanmazdı” şeklindeki yorumlar, hem genelleyici hem de ayrıştırıcıdır. Bu tür yaklaşımların toplumsal kutuplaşmayı artırdığı ve sağlıklı bir değerlendirme yöntemi olmadığı açıktır.
Bu nedenle, toplumu kuşatan çürüme karşısında kapsayıcı bir mücadele yürütülmelidir. Eğer herkes “O bana yakın, bu bana yakın” diyerek yanlışları korumaya kalkarsa, toplumdaki çürümenin önüne geçmek mümkün olmayacaktır. Kendine yakın gördüklerinin suçunu kapatmak uğruna tarafgirlik seferberliği içinde olanları her kutuplaşmanın her cephesinde görmüyor muyuz?
Kahramanmaraş’taki saldırganın aile profili üzerinden “Laik-Kemalist” yaftasıyla suçlama ve genelleme yapılması ne kadar yanlışsa; örneğin babası imam olan TikTok fenomeni bir kızın geçtiğimiz aylardaki intiharı ve trajedisi üzerinden genellemeye gitmek de aynı ölçüde yanlıştır. Kızı intihar eden, imamlık görevi yapan baba da, “Kızımın TikTok’ta canlı yayın açıp erkeklerin karşısında dans etmesinin yanlış olduğunu defalarca ona anlattım, onu düzeltmek için çok çaba gösterdim. Ama sözüme kulak vermedi. Kader böyleymiş.” şeklinde yorum yapmıştı.
Kahramanmaraş’taki saldırganın polis babası ve öğretmen annesi, çocuğunun psikolojisini yönetemeyip gerekli önlemleri alamayarak başka ailelerin yuvalarının yıkılmasına zemin hazırlamışlardır. Kızı intihar eden İmam baba ise uyarılarında ve kızını takipte yetersiz kalarak acı sonla karşılaşmıştır.
Unutulmamalıdır ki, aile yapısı, meslek ya da kimlik tek başına bir insanın tüm davranışlarını belirlemez. Aynı toplumda, aynı değerler içinde yetişen bireyler arasında bile çok farklı sonuçlar ortaya çıkabilmektedir. Bu durum, “Alimden zalim, zalimden alim doğar” sözünün işaret ettiği derin gerçeği bir kez daha hatırlatmaktadır.
Öte yandan, bazı cemaat ve tarikat yurtlarında, sözde dinî eğitim verilen mekânlarda yaşanan istismar vakaları da toplumun hafızasındadır. Bu tür acı örnekler, sorunun tek bir kesime indirgenemeyecek kadar çok boyutlu olduğunu açıkça göstermektedir.
Dolayısıyla belirli kesimleri hedef alan genellemeler yapmak yerine, meseleyi bütün yönleriyle ele almak gerekmektedir. Aksi hâlde bu tür yaklaşımlar, olayları sağlıklı biçimde anlamamıza katkı sunmak yerine çözümü zorlaştırmakta ve toplumsal fay hatlarını derinleştirmektedir.
Bu yüzden, toplumu kuşatan ahlaki aşınmaya karşı kapsayıcı ve bütüncül bir eğitim anlayışı şarttır. Merhum Türk sosyoloğu Prof. Dr. Erol Güngör’ün, “Bir cemiyetin en büyük vazifelerinden biri de maddî kalkınmaya paralel ve onunla aynı hızda gelişen bir ahlâk terbiyesi vermek, bir manevî kalkınma yaratabilmektir.” sözü, bu ihtiyacın en özlü ifadesidir.
İktidar–muhalefet tarafgirliği bir kenara bırakılarak, toplumdaki çürümeyi durduracak ortak çözüm ve önlemler etrafında birleşilmelidir.
Maalesef toplumsal çürüme herkese sirayet etmekte; zararından ise kimse muaf kalmamaktadır. Bugün etkisini hissettirmeyen bu tehlike, yarın çok daha ağır sonuçlarla karşımıza çıkabilir.
Bu nedenle çürüme konusunda karşı mahalleyi suçlamak yerine herkes önce kendi kapısının önünü süpürmelidir. Sayın Devlet Bahçeli’nin dile getirdiği “arınma ve durulma” ifadesi, bu çürümeye karşı geliştirilecek yaklaşımın sembolik bir adı olarak değerlendirilebilir.
Allah’tan korkan, ahlaklı, karakter sahibi, helalin peşinden giden, iyiliği yaşatan; büyüğünü ve küçüğünü bilen, ilim sahibi nesiller yetiştirmek, Türk milletinin ve hatta insanlığın geleceğini kurtarmak anlamına gelmektedir.
Gelin, herkes nerede yanlış yaptığımızı sağlıklı bir şekilde sorgulasın ve toplumsal ile bireysel çürüme karşısında yaftalayıcı, kutuplaştırıcı ve suçlayıcı değil; çözüm odaklı yaklaşımlar ve projeler geliştirelim.
Yaşanan olaylar, bu ihtiyacın ve aciliyetin ne kadar yüksek olduğunu açıkça göstermiyor mu?