3 Mayıs şuuru ve Bilge Lider Devlet Bahçeli

YAYINLAMA:
3 Mayıs şuuru ve Bilge Lider Devlet Bahçeli

Takvimler 1940’lı yılları gösterdiğinde, dünya İkinci Büyük Savaş’ın barut kokulu karanlığında yönünü tayin etmeye çalışıyordu. Sınırların cetvellerle değil, tank paletleriyle çizildiği o demlerde; Türkiye’de de siyasetin rengi, cephelerdeki rüzgâra göre değişiyordu. Dönemin amiral gemisi Cumhuriyet gazetesi, 21 Haziran 1941’de Milli Şefimizle Führer arasında samimi tebrikler manşetini atarken; Ankara koridorlarında Nazi Almanya’sına diplomatik şirinlikler yapmak adeta bir devlet politikasıydı.

Ancak ne zaman ki Hitler’in orduları o bozkırlarda çakıldı, işte o an bizim "konjonktür milliyetçileri" süratle vaziyet aldılar.

Dün Nazi Almanya’sına methiyeler düzen, Führer ile Milli Şef arasındaki "samimiyetten" dem vuran kalemler; sanki o satırları kendileri yazmamış gibi bir gecede sövgü yarışına giriştiler. Ankara’nın iklimi bir anda değişmiş, Moskova’ya şirin görünme telaşı devletin kılcal damarlarına kadar sirayet etmişti.SSCB’nin komünist propagandasına çanak tutmaya başladılar.

Bu keskin ve haysiyet kırıcı U dönüşüne, halkın gözünde meşruiyet kazandıracak bir kurban, bir "suçlu" lazımdı. O kurban; ne esen rüzgâra ne de iktidarın balyoz gibi inen baskısına boyun eğen, duruşu çelikten, iradesi Türk milleti kadar kadim olan “Türk milliyetçileri” seçildi.

Kendi siyasi ömürlerini uzatmak için dış güçlerin eşiğinde saf tutanlar, öz yurdunda Türk’ün bayrağını ve şuurunu savunanları "tehlikeli"ilan ettiler. 3 Mayıs, işte bu omurgasızlığa karşı, Türk’ün eğilmez başının ve değişmez ülküsünün tarihe vurduğu en sert tokattır.

Avrupa viran olmuşken, Türkiye’de de siyasi iklim en az dışarıdaki savaş kadar serttir. Dönemin Başbakanı Şükrü Saraçoğlu’nun Meclis kürsüsünden haykırdığı "Ben Türkçü bir Başbakanım" sözleri henüz yankılanırken, bu sözlerin samimiyetini sorgulayan bir ses yükselir: Hüseyin Nihal Atsız.

Boğaziçi Lisesi’nin edebiyat öğretmeni Hüseyin Nihal Atsız, Orhun dergisinden haykırıyordu: “Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel istifa etmelidir!” Çünkü devletin damarlarına sızan gayrimilli ideolojiler, bizzat bakanlık eliyle okullara zerk ediliyordu. Tek parti diktatörlüğünün, Milli Şef rejiminin"imalı bir söze" bile tahammül edemediği o boğucu iklimde; Atsız’ın bu cesareti, statükonun kimyasını bozmaya yetti.

Sonrasında siyasi bir kurguyla Sabahattin Ali’ye o meşhur hakaret davası açtırıldı. Aslında bu dava Türk milliyetçiliğini mahkum etme operasyonuydu. Fakat hesap edemedikleri bir şey vardı: Türk gençliğinin uyuyan şuuru.

3 Mayıs 1944 günü, Nihal Atsız’ın “ırkçılık ve Turancılık” suçlamasıyla yargılanacağı dava için geldiği Ankara’da, Ankara Garı’nda yükselen “Milliyetçi Türkiye”, “Kahrolsun Kominizm” feryatları sadece bir mahkeme kapısını değil, bir devrin korku imparatorluğunu da sarstı.

Hüseyin Nihal Atsız’ın Milli Eğitim’deki yozlaşmaya karşı kaleme aldığı o tarihi mektuplar, bir devrin uykusunu kaçıran birer işaret fişeğiydi. Bu fişeğin ardından harekete geçen dönemin muktedirleri, çareyi baskıda ve tutuklamalarda buldular. Çok sayıda vatan evladı gözaltına alındı, içlerinden 23’ü ise tarihe "Irkçılık-Turancılık Davası" adıyla geçecek olan o ibretlik mahkemelere sevk edildi.

3 Mayıs 1944’te başlayan ve üç yılı aşkın bir süre devam eden bu yargılamalar, sadece bir hukuk süreci değil, milliyetçi iradenin "Tabutluk" denilen hücrelerde, insanlık dışı işkencelerle sınandığı bir ateş çemberiydi.

Başta Türk dünyasının unutulmaz lideri Alparslan Türkeş ve sarsılmaz kalem Hüseyin Nihal Atsız olmak üzere,Nejdet Sançar, H. Ferit Cansever, Fethi Tevetoğlu, Nurullah Barıman, Z. Özgür Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, H. Namık Orkun, Saim Bayrak, İ. RasinTümtürk, C. Savaş Fer, Muzaffer Eriş, Fehiman Altan, Yusuf Kadıgil, Cebbar Şenel, Zeki Velidi Togan, Orhan Şaik Gökyay,Hikmet Tanyu, Reha Oğuz Türkkan, H. Sadi Özbek, C. Oğuz Öcal ve Sait Bilgiç...

Bu 23 Türk milliyetçisi, Türk milletine olan sadakatlerinin bedelini yarım metrekarelik hücrelerde, tepelerinde yanan kavurucu ampuller altında ve ağır işkencelerle ödemelerine rağmen ne daracık “tabutluklar” ne de üzerlerine yıkılmak istenen “vatan hainliği” iftiraları iradelerini kırabildi.Ülkesini ve milletini sevmekten başka hiçbir gaye gütmeyen masum Milliyetçi Türk çocukları, Milli Şef iktidarı Cumhuriyet savcılarınca hazırlanan iddianamelerde “vatan haini” olarak gösterildi.

Bugün bizlere düşen, bu 23 kahramanın maruz kaldığı o "utanç verici" muameleyi unutmamak ve onların işkence altında dahi yere düşürmediği o şerefli bayrağı daha yükseklerde dalgalandırmaktır. Onlar sadece yargılanmadılar; bir fikrin, bir milletin ebedi varlığını tarihin sayfalarına kanlarıyla ve imanlarıyla kazıdılar.

1944’te tabutluklarda sınanan ve “hayal kurmakla” suçlanan o irade, Başbuğumuz Alparslan Türkeş tarafından savunulan bir fikir olmaktan çıkarılıp teşkilatlı bir siyasi harekete dönüştürülerek Milliyetçi Hareket’in temelinde yerini almıştır. 

Bugünise, bu şuurun dünya sahnesindeki sancaktarlığını ve iradesini Bilge Liderimiz Sayın Devlet Bahçeli temsil etmektedir. Türk milliyetçiliği, Bilge Liderimizin ortaya koyduğu sarsılmaz duruşla birlikte artık siyasi, stratejik ve küresel ölçekte söz sahibi olan, bölgesinde oyun kuran ve geleceği inşa eden güçlü bir kimliğe bürünmüştür.

Dün mahkeme salonlarında yargılanan bu yüce ülkü, bugün Türkiye’nin yürüdüğü yolun ana rotasını oluşturmaktadır.

Gelinen noktada, Bilge Liderimiz Devlet Bahçeli dönemiyle birlikte Türk milliyetçiliği, Turanülküsü ve Kızılelma sadece birer sembol olmaktan çıkıp devletin kalbine yerleşmiş, siyasetin ve kararların temel pusulası haline gelmiştir. Artık Türk dünyasının birliği bir temenni değil, stratejik bir gerçektir; Kızılelma bir hayal değil, ulaşılan bir hedeftir.

3 Mayıs 1944’te ocağa düşen ateş, bugün Bilge Liderimiz Devlet Bahçeli’nin elinde Türk asrını aydınlatan bir meşaleye dönüşmüştür. Milli şuurun bu büyük şahlanışı, "Lider Ülke Türkiye" hedefiyle perçinlenerek ebediyete kadar sürecek bir yürüyüşün teminatı olmuştur.

Dün tabutluklarda korlaşan o kutsal ateş, bugün “Türk ve Türkiye Yüzyılı” menziline yürüyen sarsılmaz irademizde yanmaya devam etmektedir.Meşaleyi devralanların mücadelesi daim, büyük Türk milletinin istikbali aydınlık, Başbuğumuz Alparslan Türkeş ve H. Nihal Atsız olmak üzeretüm şühedamızın ve abide şahsiyetlerimizin ruhları şad, mekânları cennet olsun.

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...