Aklımdan geçenler gönlüme düşenler (6)
Bu yazının başlığını yazınca aklıma ilk olarak değerli sanatçımız Mustafa Yıldızdoğan'ın "Başımla Gönlüm" adlı eseri geldi:
"Başım dedi: Dinlen; gönlüm dedi: Koş!
Başım dedi: Durul; gönlüm dedi: Coş!
Başım yüreksizdi, gönlüm başıboş;
Varlığım arada kaynadı gitti..."
Bu tür yazıları kaleme alırken benim de başımla gönlüm adeta birbiriyle yarışıyor. Biri aklın ve muhakemenin sesini yükseltirken, diğeri duyguların peşinden gitmek istiyor.
Bildiğiniz gibi sosyal medyada zaman zaman kaleme aldığım bu tür yazıları bir araya getirerek Türkgün'de "Aklımdan Geçenler, Gönlüme Düşenler" başlığı altında paylaşıyorum. Günlük siyasetin ve güncel gelişmelerin ağır atmosferinden biraz olsun uzaklaşabilmek için yazdığım bu satırlar, benim için sadece bir yazı değil; aynı zamanda duygu dünyamı dinlendiren, zihnimi tazeleyen ve içimde birikenleri okurlarımla paylaşma imkânı veren özel bir alan hâline geliyor. Diğer biriken yazılarda buluşmak dileğiyle…
***
SÜREÇLERDE SUSAN, SONUÇLARDA ÇOK KONUŞAN!
“Gibi” adlı popüler bir dizi vardı. Dizi final yapmış olsa da bölümleri sosyal medyada hâlâ sıkça karşımıza çıkıyor. Geçtiğimiz günlerde dizideki Yılmaz karakterinin İlkkan’a şöyle seslendiği bir kesit karşıma çıktı:
“... Olaylar yaşanırken hiç gıkın çıkmıyor. Süreçte hiç yoksun; sonuçlar üzerine konuşuyorsun. Sonuçlar üzerine herkes konuşur kardeşim, süreçler üzerine konuş.”
Hayatımızda böyle insan tipleri ne kadar da çok, değil mi?
Verdiğin bir mücadelede yanında yoklar; müşkül bir anında yoklar; ihtiyaç duyduğun anda yoklar…
Ama tam da dizideki gibi, süreçte yer almaz, sonuçlar üzerine ahkâm keserler.
Bu durum yalnızca kişisel meselelerle sınırlı değildir; toplumsal olaylarda ve cemiyet hayatında da benzer tavırlar sergileyen pek çok kişi vardır. Süreçlerin mücadelesini başkaları verir, yükünü başkaları taşır. Bu kişiler ise ortada görünmez; risk almaktan kaçınır, etliye sütlüye karışmaz, adeta birer hayalet gibi varlık gösterirler.
Çoğu zaman korkuları, menfaat kaygıları ve gelecek hesapları ağır basar. Bir gün dik duruş sergiledikleri ya da cesur bir adım attıkları görülmez.
“Duyan olur, başımıza iş alırız.” endişesiyle meseleleri çoğu zaman kendi vicdanlarıyla bile konuşmaktan korkarlar. Ta ki kervan tersine döner, mayınlı alanlar temizlenir...
İşte o zaman bu karakterler ortaya çıkar; sonuçlara bakarak “Şunu ne yapacağız, bunu ne yapacağız?” diye yön tayin etmeye kalkarlar. Üstelik bunu çoğu zaman yanlış hedefler, kişisel takıntılar ve temelsiz analizler üzerinden yaparlar. Oysa herkes bilir ki süreçler yaşanırken hiçbirinin sesi çıkmamıştır.
Süreçlerde süt dökmüş kedi, sonuçlarda ise avını parçalamaya hazır bir aslan kesilmek... Sanırım tam da böyle bir çelişkidir bu.
Dik duranları, mücadele edenleri, korkusuz ve hesapsız davranabilenleri hep sevdim; sevmeye de devam edeceğim. Süreçlerde korkan, sinen, susan ve menfaatine göre konum belirleyen; sonuçlarda ise yüksek sesle konuşup konum kapmaya çalışanları ise sevmiyorum. Hiç de sevmeyeceğim...
14 Nisan 2026
YORGUNUM DOSTLAR, YORGUN…
Cemal Süreya’nın dediği gibi:
“Bazen sadece yorgun oluyor insan; ne küs, ne yalnız ne de âşık…”
Bazen öyle bir yorgunluk çöküyor ki insanın içine…
Bildiğin ama bir türlü tarif edemediğin cinsten.
Anlatacak çok şeyin var aslında.
Ama anlatmaya bile dermanın yok.
Dilin yorgun, yüreğin yorgun, düşüncelerin yorgun, duyguların yorgun…
Heveslerin, beklentilerin yorgun…
Her şeyin yorgun.
Peki bu derin yorgunluğu getiren ne?
Yağan kar mı, yağmur mu?
Esen rüzgâr mı, fırtına mı?
Ya o “kimsesizler yurdu”na dönmüş Gazze’deki mazlum çocukların hâli? (Görmek ve düşünmek çok yordu beni, çok…)
Ya kendi yurdumda gül yüzlü çocuklara kıyanların yarattığı travma ne olacak?
Yorgunum gerçek dostlarım, yorgunum…
İkiyüzlülükler mi, yalanlar mı, inkârlar mı, samimiyetsizlikler mi, vefasızlıklar mı?
Yoksa birbiri ardına gelen hayal kırıklıkları ve nankörlükler mi?
Yoksa yıllardır haklı olduğunu kabul ettirmek; gerçekleri, doğruları ve yaşananları tüm çıplaklığıyla göstermek için verdiğin o bitmek bilmeyen mücadele mi?
Haklı çıkacaklarıma ise şimdiden yorgunum…
Sahte dostluklar mı yordu beni?
Yoksa kalitesiz düşmanlar mı?
Menfaati için kılıktan kılığa girenler mi?
Bazen en yakınındaki yoruyor insanı, bazen de en uzağındaki…
Tarif edemiyorum ama iliklerime kadar işlemiş bir yorgunluk bu…
Zafer kazanmış bir komutan edasıyla gezecekken, nedir bu yenilgi psikolojisi?
Şairin dediği gibi, “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer” midir benim hâlim?
Gelemiyorsam o yüzden…
Gidemiyorsam bu yüzden…
Susuyorsam bu hâlden…
Neyin var diyen olursa:
YORGUNUM.
18 Nisan 2026
SENDEKİ BU GÜÇ HEVESİ…
Sosyal medya hesaplarımda paylaştığım “Süreçlerde Susup, Sonuçlarda Çok Konuşanlar!” başlıklı yazı, bugüne kadar sayfalarımda en çok beğeni, paylaşım ve etkileşim alan içerik oldu.
Yazıya, popüler dizi Gibi’deki meşhur replikle başlamıştım:
“…Olaylar yaşanırken hiç gıkın çıkmıyor. Süreçte hiç yoksun…”
Yaşanan olaylar karşısında sessiz kalan, mücadeleden kaçınan ancak süreç bitince konum kapmak için bol bol konuşan, rolden role giren tipleri anlatmıştım.
Yazı büyük ilgi görünce aynı diziden birçok replik daha gönderildi bana.
“Güç hevesi / güç zehirlenmesi” üzerine bir yazı yazmayı düşünürken, şu replik tam da aradığım hızı verdi:
Yılmaz: “Sendeki bu güç hevesi bizim ağzımıza s*çtı!”
Ersoy: “Ben hayatta bir tek şey istedim ya. Bir tek şey istedim.”
Yılmaz: “Bir şey istedin, o da her şey!”
Bu diyalog uzuyor gidiyor…
Tarihte çok örneği olduğu gibi, günümüzde de insanları doğrudan etkileyen kurum veya işletmelerde yönetici konumuna yükselen kişilerde görülen “güç hevesi” ve “güç zehirlenmesi”, toplum için en tehlikeli hastalıklardan biridir.
Özellikle çocukluğunda ve gençliğinde ailesi ile çevresi tarafından ezilmiş, aşağılanmış bir insanın; makam, unvan ya da maddi güç elde ettiğinde geçmişte yaşadıklarını başkaları üzerinden telafi etmeye kalkması maalesef sık rastlanan bir vakadır.
Aslında klasik bir söz vardır:
“Güç insanı yoldan çıkarmaz; onun gerçek kişiliğini ortaya çıkarır.”
Gücü ele geçirince “değişti” denilen insanların çoğu aslında hiç değişmez. Sadece o ana kadar gizledikleri gerçek kimliklerini gösterme fırsatını bulurlar.
Güç yokken uysal, ezik ve efendi görünürken; gücü elde edince birden insanları dengesiz söz ve davranışlarıyla ezen, küçümseyen, hor gören birine dönüşürler. Ellerindeki imkânlarla egolarını tatmin etmekten zevk alırlar.
Bu tipler geldiği hâli bilmez, gideceği yeri bilmez.
İğrenç bir kibir, gurur, bencillik ve her adımını çıkar ilişkisine göre atma hastalığı; oturdukları koltuğu, taşıdıkları sıfatı çepeçevre sarar.
O noktadan sonra her türlü garabeti beklemek gerekir.
Çünkü güç zehirlenmesinin yaşandığı yerde akıl, ahlak, vefa, helal, merhamet ve ölçü çoktan kaybolmuştur.
Herkes çevresinde “Hubris Sendromu”na yakalanmış pek çok kişi görmüştür.
Bunlar, başkalarına kazdıklarını sandıkları çukurun aslında kendi mezarları olduğunu fark etmeyenlerdir.
Gücünü makamdan ve sıfattan alan, o makamı kaybettiği anda çırılçıplak ortada kalan insanlardır.
O yüzden mesajı alması gerekenlere samimi tavsiyemiz şudur:
Nefsinize ve iradenize hâkim olun ki, yarın sahip olduğunuz güç sizi de zehirlemesin.
Elinizdeki gücü adamlık ve insanlık için kullanın; kendinizi herkese rezil etmek, insanlara zulmetmek için değil.
Sonra dostlarınız arkanızdan “Sendeki bu güç hevesi bizim ağzımıza s*çtı!” diye hayıflanmasın.
Makamlar, sıfatlar gelip geçicidir.
Yaptığınız adamlık ve insanlık ise kalıcıdır.
Hak edene karşı mütevazı, alçakgönüllü ve hatır bilen olun ki, yarın selam vereniniz, hatır soranınız kalsın…
12 Mayıs 2026
YILAN, AKREP, DOMUZ VE AKBABA:
İNSAN SURETİNDEKİ HAYVANLAR
Geçen günlerde sosyal medyada videolu bir haber dolaşıyordu:
Bir kobra, kendisini ölümün eşiğinden kurtarıp susuzluğunu gideren adama, gözlerini açtığı anda saldırdı.
Yılan gibi bir hayvanın tabiatı böyledir işte; şükran duygusundan yoksundur.
Gerçi “Su içene yılan bile dokunmaz.” diye bir atasözümüz vardır. Ne var ki bu söz, aslında çok daha insani ve ahlaki bir ders taşır:
Düşman dahi olsa, hayati bir ihtiyacını gidermekte olan bir cana dokunmamalı, onu rahatsız etmemelidir.
O yüzden yılanların cirit attığı bir yerde su içmek için eğilen hiç kimse, “Bana yılan dokunmaz.” safdilliğiyle hareket etmemelidir.
Zira tabiat ne nezaket bilir ne vefa; yalnızca kendi amansız ve acımasız kanunlarını tanır.
Bu gerçeği bize en çarpıcı şekilde hatırlatan hikâyelerden biri, kurbağa ile akrebin hikâyesidir.
Nehirde sırtına aldığı akrebe, “Seni karşı kıyıya taşıyayım ama sakın beni sokma.” diyen kurbağa, “Tamam.” sözünü alır.
Fakat tam karşı kıyıya yaklaştıklarında akrep onu sokar.
Kurbağa acıyla sorar:
“Niçin yaptın bunu?”
Akrep ise sükûnetle cevap verir:
“Benim tabiatım bu.”
Bir domuza banyo yaptırın; köpükler içinde tertemiz olduğunda, havluyu daha elinizden bırakmadan kendini çamura atıverir.
Bunu inatçılığından değil, doğası öyle olduğu için yapar.
Bazı insanların huyu da tıpkı yılan, akrep ve domuz gibidir.
Karakterini böyle edinmişse iyilik, vefa ve kadirşinaslık bilmez. İhtiyacını giderirsin, yılan gibi saldırır.
İyilik yaparsın, akrep gibi sokar.
Üzerini temizlersin, domuz gibi yine çamura koşar ve üzerine sıçratır.
İnsanları hayvan karakterleri üzerinden betimlemek, yazılarda ve yorumlarda sıkça başvurulan etkili bir yöntemdir.
Yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de bu tür teşbih ve benzetmelere sıkça rastlanır.
Örneğin; “maymunlara ve domuzlara çevirdiği”, “İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da sapıktırlar. Onlar gafillerin ta kendileridir.”, “Biz onlara: ‘Aşağılık maymunlar olun!’ demiştik.”, “Onun durumu köpeğin durumu gibidir.”, “koca koca kitaplar taşıyan merkebin (eşeğin) durumuna benzer.” ve “aslandan ürküp kaçan yaban eşekleri gibi.” ifadelerinde olduğu üzere insanlar, hayvanlar üzerinden betimlenerek güçlü uyarılar yapılmaktadır.
George Orwell, Hayvanlar Çiftliği'nde o unutulmaz finali yazarken sanki bugünü görmüştü:
“Dışarıdaki hayvanlar domuzdan insana, insandan domuza baktılar; ama hangisinin hangisi olduğunu söylemek artık imkânsızdı.”
Günümüzde bazı insanları hayvandan ayırt etmek gerçekten zorlaşıyor. Yüzlerine, davranışlarına baktığımızda bazen yılan, bazen akrep, bazen domuz, bazen de akbaba görüyoruz.
Kimi makamı, unvanı ve gücü ele geçirince insanlığını kaybediyor.
Kimi “Ölene kadar vefa.” diye yemin ederken ilk fırsatta her türlü nankörlüğü yapıyor.
Kimi acı gününde yanında olduğun hâlde şeytanca bakışlar atıyor.
Kimi zor gününde omuz verdiğin hâlde kalleşlik yapmak için fırsat kolluyor.
Bir de son nefesini sayan akbabalar var; “Durumu malum, bizden haber bekleyin.” diyerek organize olup pay kapmaya çalışanlar gibi. İşte bunlar, kendini çok zeki sanan akbaba kılıklılar...
Hesapları ters yüz olunca birbirinin leşine musallat olanlar...
Hele bu türlerin ne Allah korkusu ne de utanması vardır.
Allah hesaplarını başlarına geçirse de yüzsüz, pişkin ve pervasız olmaktan bir türlü vazgeçmiyorlar.
Ama suretleri hayvandan aşağı...
Zehirleyen yılan, sokan akrep, çamurda yuvarlanan domuz, ölüm peşinde koşan akbaba...
Bunlar hayvanlara yakışır hâller...
Ama insanın bu hayvan suretine bürünüp onlar gibi davranması hiç yakışmıyor.
Yazıyı kaleme alırken fonda Osman Öztunç’un haykıran sesi çalıyordu.
Ne diyordu, bakın:
“Sandıklarım, sandıklarım
Açılsın sandıklarım
Hayvandan beter çıktı
İnsandı sandıklarım”
22 Mayıs 2026
GÜVEN KAZASINDA ÖLENLER!
Düşmandan gelen zarar verici bir hamle insanı şaşırtmaz. Ama bir dostun vefasızlığı, nankörlüğü ve kadirbilmezliği gönülde çok daha derin ve ağır bir iz bırakır. Düşman seni uyanık ve tetikte tutarken, dosttan gelen ihanet tam da en savunmasız olduğun anda vurur. İşte bu yüzden dostun verdiği zarar, düşmanın verebileceğinden kat kat ağır olur.
Ben, dostluk kurduğum, yolunu açtığım, gönlümde ayrı bir yer verdiğim, derdini dert, sevincini sevinç edindiğim birinden vefasızlık, nankörlük ya da inkâr gördüğümde, yaşadığım acıyı anlatırken refleks olarak hep şu cümleye sığınırım:
“Benim zerre hatam olmadığı hâlde…”
Geçen gün değerli dostum Baki Ersoy, muhabbet sırasında bu cümle üzerinden latife olsun diye, “Yıldıray Reisin hep kullandığı cümledir.” diye takıldı.
Ben de ona karşılık verdim:
“Baki Başkan, sen ‘Ben gülmeyi seviyorum.’ cümlesinin patentini aldın. Ben de ‘Benim zerre hatam olmadığı hâlde…’ sözünün patentini alayım o hâlde…”
İşin şakası bir yana, bu sözü dost bildiklerimizin yaşattığı hayal kırıklıkları karşısında kullandığım için bugüne kadar yaşadıklarımız bize ders olsun; bundan sonra ise Allah nasip etmesin.
Bizim duamız bu yönde olsa da sahte dostların gadrine uğramak maalesef hâlâ mümkün.
Yüze gülen, arkadan şeytanla iş tutan, diliyle öven, kalbiyle kötülük besleyen sahte dostlar bitmiş midir ki?
Benim hayatımdan eksilen sözde dostlara bakış açım ise Dostoyevski’nin dediği gibidir:
“Ben hayatımdan hiç kimseyi çıkarmadım; sadece hepsi ‘güven kazasında’ öldüler.”
Saygı duyduğun saygını, sevgi gösterdiğin sevgini, elinden tuttuğun elini, itibar yüklediğin etkini inkâr ediyorsa…
İşte o zaman anlarsın ki en çok güvendiğin yerden en ağır bedeli ödüyorsun.
“Benim zerre hatam olmadığı hâlde…” cümlesi aslında kendimle yüzleşmemin bir ifadesidir.
Zaten bir kişi bu cümlemle birlikte anılıyorsa, o kişi çoktan “güven kazasında” ölmüştür.
Gerçek dostun dili berrak, gönlü pak, niyeti hâlisane olur.
Kötü gününde arkanda dağ gibi durur, mutlu gününde sevincini paylaşır.
Dostlarımıza öyle bir titizlikle davranalım ki “Benim zerre hatam olmadığı hâlde…” cümlesi bir daha kurulmasın ve duyulmasın…
Dost dost gibi, düşman düşman gibi olsun. İşte o zaman hayatın anlamı olur.
11 Haziran 2026