12 Eylül

YAYINLAMA:
12 Eylül

Bilmeyen var mı? Ali, Ayşe’yi seviyor.

Ali; babası hastanede gişe memuru, annesi öğretmen olan bir ailenin ilk çocuğu. Dededen kalma, bahçeli bir evde oturuyorlardı. Bahçelerinde çeşit çeşit meyve ağacı vardı ama Ali en çok, avlu kapısının yanındaki duvarın köşesinde bulunan dut ağacını severdi.

Ali iki yıl önce okulunu bitirdi, askerliğini yaptı, işe girdi; çalışıyor. Akşam yemeklerinden sonra bahçeyi dolaşmaya çıkar, gece yarısına kadar eve girmezdi. Güya evdekilere hissettirmeden dut ağacına tırmanır; yan bahçedeki dört katlı evin ikinci katında oturan Ayşe’yi, mutfakta bulaşık yıkarken ya da çay demlerken saatlerce izler, onunla kısık sesle sohbet ederdi.

Aslında bütün mahalle, Ayşe’nin de Ali’yi sevdiğini biliyordu ama bu aleni sırrı kimse yüzlerine vurmuyordu.

Bir gün Ali’nin babası, iş çıkışı Ali’yi yanına çağırdı. Çarşıda biraz dolaştıktan sonra onu bir çiçekçinin önüne getirdi.

“Hadi, seç bakalım komşu kızının en sevdiği çiçekleri. Annen de şekerleri yaptırdı, akşama Ayşe’yi istemeye gidelim.” dedi.

Ali kızardı. Usulca çiçekçiye girip bir demet gül seçti. Ardından kuyumcudan söz yüzükleri alındı. Çok heyecanlıydı.

Ayşe’nin annesine sabahtan haber gitmişti. Evlerinde tatlı bir telaş vardı. Ayşe sabahtan çarşıya çıktı, çok güzel bir kız isteme elbisesi seçti. Kuaförde kendisinin, kız kardeşlerinin ve teyze kızlarının saçları yapıldı. Akşama her şey hazırdı.

Ali’nin ailesi destur isteyip içeri girdi. Evde bir gariplik vardı. Her gün görüp tanıdıkları kızlar, özellikle de Ayşe, o akşam çok farklı görünüyorlardı.

Biraz sohbetten sonra Ayşe’nin babası:

“Hadi kızım, yap kahvelerimizi.” dedi.

Ayşe ve annesi mutfağa gittiler. Annesi büyük cezvede herkese kahve yaparken Ayşe yalnızca sevdiği adama kahve hazırlıyordu. Kahve kaynamak üzereyken Ayşe, tuzluktan kocaman bir kaşık tuz alıp kahveye attı.

Annesi şaşırdı:

“Kızım, sen Ali’yi istemiyor muydun? Neden şimdi kahvesine tuz atıyorsun? Gelinin tuzlu kahve ikram etmesi, damadı istemediği anlamına gelir.” dedi.

Ayşe’nin, “Aman anne, şimdi herkes yapıyor.” diye mızmızlanmasına aldırmadan tuzlu kahveyi döktü. Yerine taptaze, bol köpüklü bir kahve yaptı; yanına da Ali’nin getirdiği şekerlerden koydu.

“Ali bu şekeri görsün ki rahatlasın. Eskiden âdet böyleydi.” diye de ekledi.

Kahveler gelince Ali’nin babası söze girdi:

“Allah’ın emri, Peygamber Efendimizin kavliyle kızınız Ayşe’yi kızımız olarak almaya geldik.”

Söz yüzükleri takıldı. Nişan Ayşe’nin evinin önünde, düğün ise Ali’nin evinin bahçesinde yapıldı.

Alt mahalleden bir ev tutuldu. Çeyizler serildi, eşyalar dizildi. Herkes oradaydı. Herkes şahitti. Her şey vardı.

Ama lüks, israf, gösteriş, dedikodu, fitne, marka takıntısı ve nereden çıktığı belli olmayan, sırf caka satmak için yapılan saçma sapan yeni yetme âdetler yoktu.

Vallahi herkes biliyor: Ali, Ayşe’yi; Ayşe de Ali’yi hâlâ seviyor.

Şimdilerde ise durum içler acısı. Görücü usulü evlilikler azaldı, boşanma sayıları arttı. Daha kız isteme aşamasında öyle acayip âdetler çıktı ki akıllara zarar. Artık bazı kız istemeler evlerde değil, “kız isteme salonlarında” yapılıyor. Bir kız istemenin iki tarafa toplam maliyeti yüz binlerce lirayı bulabiliyor.

Nişan alışverişleri, düğün alışverişleri derken daha konfeksiyonda ya da kuyumcudayken yüzükler atılıyor, nişanlar bozuluyor. Mahrem bohçalar çeyiz gibi ortalığa saçılıyor. Her şey ortaya dökülünce iş marka takıntısına, hava atmak için alışveriş yapmaya, “El âlem ne der?” baskısıyla evleri eşya doldurmaya kadar varıyor.

Evler doluyor, gönüller boşalıyor.

Maliyet artıyor.

Çocuk evlendirmek için ev alma düşüncesi, artık yerini düğün yapmak için ev satmaya bırakıyor. Bu kadar israf, bu kadar masraf ve milyonlarca liralık harcama sonucunda gençler artık daha geç evlenmeye başlıyor. Yirmili yaşların başında kurulması beklenen yuvalar, yirmili yaşların sonuna, hatta otuzlu yaşların başına kalıyor.

Buna sebep olan yalnızca görgünün yerini görgüsüzlüğün alması değildir elbette. Ekonomik kaygılar, uzayan eğitim süreci, ayakları yere basmayan kariyer planlamaları vb. birçok etken var.

Ama bir sebep daha var ki hep unutulur.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nda Türk Devleti ve Türk Milleti dünyaya kafa tuttu. Ardından yaptırımlar başladı: ekonomik ambargo, siyasi krizler, koalisyonlar dönemi, aylarca seçilemeyen cumhurbaşkanı, kilitlenen Meclis, yüksek enflasyon, döviz yokluğu, kuyruklar vs.

Bütün bunlar âdeta Türk milletinden intikam almak için dışarıda planlanıp içeride uygulanıyor gibiydi.

Ama yetmezdi.

Kültürel olarak da Türk milletinden intikam almak gerekiyordu. Milletin arasına yıkılmaz duvarlar örmek, derin fay hatları açmak lazımdı. Bunu da askerî darbeyle başlattılar.

12 Eylül 1980 darbesinin gerekçelerinden birinin de bu olduğunu düşünüyorum: Türkleri, uzun vadede Anadolu’da kendi kendilerini tüketecek bir kültürel kod değişimine sürüklemek.

Bu kültürel değişimin en tehlikeli sonucu, Anadolu’daki Türk nüfusunun kendi kendini tüketmesidir. Tıpkı et yiyen bir bakteri gibi…

12 Eylül öncesindeki ambargoların ve 12 Eylül 1980 askerî darbesinin en tehlikeli sonuçlarından birini bertaraf edebilecek rapor/proje, 7 Eylül 2026 günü Milliyetçi Hareket Partisi tarafından ortaya konmuştur:

“Türkiye’nin Nüfus Vizyonu.”

Bu proje ve ona eşlik eden diğer projeler hayata geçirildiğinde; ayrıca israftan, gösterişten kurtulup kültürel kodlarımıza döndüğümüzde nüfus ve ihtiyaç duyduğumuz insan kaynağı sorunlarının ortadan kalkacağına inanıyorum.

Yunan’ın da Kenan’ın da 12 Eylül’de bize yaptıkları en büyük kötülükten böylece kurtulmuş olacağız.

 

Yorumlar
Yorumlar yükleniyor...
Daha fazla yorum yükle...